Ortadoğu’nun kadife sesi Mohsen Namjoo ve 10 şarkısı

Heretik Yayınevi’nden büyük indirim!

Vadim Stein’in 32 fotoğrafıyla dansçılar

Ahmet Kaya albümlerinde gizli kalmış 12 şair

Cumartesi Anneleri: Gözaltındaki kayıpların hikayesi

Tartışı-Yorum 1 Eylül, 00:36'de eklendi

Kadir Gürhan

“Kayıplar” ve “yargısız infazlar” denilince akla ilk gelen Latin Amerika ülkeleridir. Bu ülkelerde askeri cunta yönetimleri “gözaltında kayıplar” ve “yargısız infazlarla” kendisine muhalif olan tüm kesimlere karşı bir korku ve sindirme politikası uyguladı. Hayatın bir parçası haline gelen bu uygulamalarda kaybedilenlerin çoğunu; öğrenciler, öğretmenler, sendikacılar (örgütlü işçiler), insan hakları savunucuları ile çalışanları, eylemciler ve ordunun silahlandırdığı milislere, bireysel olarak karşı çıkan kişiler oluşturur (ordunun oluşturduğu bu milisler Türkiye’de koruculuk sistemine denk geliyor). 1978 yılında, bir İngiliz gazeteciye demeç veren General Videla şöyle söyler: “Terörist, sadece silah ya da bomba taşıyan kişi değildir. Batı ve Hıristiyan uygarlığına ters düşen fikirleri yayanlar da teröristtir.” Bununla birlikte o günlerde Buenos Aires bölgesi askeri valisi daha sert ve katı bir açıklama yapar: “Önce yıkıcıları yok edeceğiz, sonra işbirlikçilerini, sonra… sempatizanları, sonra… kayıtsız kalanları, sonra zaaf içinde olanları…” Bu şekilde açıklamalarda bulunan generaller ülkenin her yerine yayılan toplama kampları kurdular. Bu kamplardan 30 bin dolayında insan geçti ve kimse onlardan bir daha haber alamadı.

Gözaltındaki kayıpların artmasıyla birlikte kayıp aileleri kendi aralarında örgütlenerek, kaybolan evlatlarına ve yakınlarına sahip çıktılar. Toplu mezarları ve failleri ortaya çıkardılar. İşkence merkezleri ve başkanlık sarayları önlerinde eylemler gerçekleştirdiler. Bu eylemler tüm dünyanın dikkatini üzerine çekerken askeri cunta yönetimlerini zor durumda bıraktı. Siyasal rejim ve siyasal rejimin basını, bu eylemcileri “deli kadınlar” diye adlandırdı. Bununla birlikte aynı şeyler Türkiye’de de yaşandı.

12 Eylül Darbesi ile başlayan kayıplar, doksanlı yıllar boyunca artarak devam etti. Doksanlı yıllarda kayıpların artmasıyla birlikte kayıp yakınları ve onları destekleyenler bütün yasal yolları denedikten sonra, başka çareleri kalmadığı için 27 Mayıs 1995 tarihinde İstiklal Caddesi’nde Galatasaray Lisesi önünde her Cumartesi günde yarım saat süreyle eylemlerine başladılar. Gelenekselleşen bu eylem 1999 yılının mart ayına kadar devam etmiştir. Kendilerini “Cumartesi İnsanları” olarak tanıtan eylemciler daha sonra Arjantin’deki “Perşembe Anneleri” olarak bilinen eylemlere benzer şekilde “Cumartesi Anneleri” olarak adlandırılmış ve bu isimle tanınmışlardır. Türkiye’de kayıp olaylarına ilişkin yasal bir düzenlemenin olmaması, devletin çeşitli kurumları tarafından gözaltıların kabul edilmemesi ve ciddi bir biçimde bu konuyla ilgili araştırmaların yapılmayarak geçici ve sonuç verici çalışmaların yapılmaması, tepkilerin giderek artmasına neden olmuştur. İşte “Cumartesi Anneleri” olarak bilinen bu eylemler gözaltına alındıktan sonra kaybolanların ve kaybolduktan sonra ölü bulunanların sayısının artması nedeniyle başlamıştır. Eylem hem açık biçimde örgütlenmiş hem de kamuoyunun algılayabileceği bir biçimde yapılmıştır. Açıklanan hedef, her cumartesi günü yarım saat oturma eylemidir ve buna hep sadık kalmaktır. Eylemciler kayıplara karşı olmak, kayıplar için kamuoyu oluşturmak amacıyla hareket etmiş ve kendilerini bu taleple sınırlandırmışlardır. Yani eylem sistemin bütününe karşı değil, aslında tekil bir haksızlığa karşı yapılmıştır. “Cumartesi Anneleri”nin bir özelliği de örgütlü olmamasıdır.  Bu eylemin sorumlusu, yetkilisi yoktur. Böylelikle eylem çevreden insanların katılmasına olanak vermiş, farklı eğilimleri de ortak noktada buluşturabilmiştir. Kamu vicdanına çağrıda bulunulmuş ve bu çağrıyla uluslar arası bir sorun olan “gözaltında kayıp” olgusuna dikkat çekilmeye çalışılmıştır.

Her Cumartesi saat 12’de “Kayıpların akıbeti açıklansın, sorumlular ortaya çıkarılarak yargılansın ve kayıplar son bulsun” talebiyle basın açıklamasının yapıldığı bu eylemler 1996 yılının yaz aylarına kadar önemli bir olay ya da saldırı olmadan devam etmiş, ancak haziran ayında İstanbul’da yapılan HABİTAT II. zirvesiyle birlikte, annelerin eylemine hemen her hafta polis tarafından müdahale edilmeye başlanmıştır. Eyleme destek verenlere bile gözaltı yapılmış “Toplantı ve gösteri yasasına aykırı davranıldığı” gerekçesiyle dava açılmıştır. Galatasaray oturmalarının 170. haftasında 15 Ağustos 1998’de başlayan güvenlik güçlerinin müdahalesi 7 ay boyunca sürmüş ve bu zaman dilimi içerisinde 431 kişi gözaltına alınmıştır. Oldukça etkili olan “Cumartesi Anneleri” eylemleri cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanların uluslar arası görüşmelerinde ayrı bir gündem maddesi olmuştur. AB ile ilgili görüşmelerin devam ettiği bu dönemde devlet farklı tutumlar sergilemiş; ya bu eylemlere destek vererek aramaları birlikte yaptıklarını belirtmişler ya da bu tür eylemleri yasadışı ilan ederek sürekli gözaltılar ile eylemleri önlemeye çalışmışlardır.  Eylemler,  devlet yetkilileri tarafından yasadışı ilan edilerek müdahale edilmiş ve bu yasadışı nitelendirmelerle müdahaleler meşru kılınmaya çalışılmıştır.

Cumartesi Anneleri ilk eylemlerine başladıklarında kaybedilen yakınlarının ölümünü düşünmüyorlardı. Yakınlarını, devletten canlı olarak istiyorlardı. Şimdilerde ise yakınlarının kemiklerini ya da yakınlarına ait bir mezar istiyorlar. 700’üncü haftasını geride bırakan bu adalet arayışı devam ederken siyasal rejimin aslında bir değişikliğe uğramadığını sadece şekil değiştirdiğini görüyoruz.

Anayasanın ikinci maddesi insan haklarına saygılı olmayı vaat ederken, yakınlarını arayanlar tehdit edildi, savcılığa gidenlerin evrakları yüzlerine fırlatıldı, gözaltına alındı ve gözaltındakileri bu hak arayışından vazgeçirmek için işkenceler yapıldı. Üstelik oda yetmezmiş gibi devlet gözaltında kaybettiği insanların hapisten kaçtığını söyleyerek, ertesi gün bu kişilerin evlerini basıp arama yapıyordu. Devlet bu şekilde kayıpların üzerini örtmeye çalışıyordu. Genellikle oğlunun akıbetini sormak için yetkili kurumlara başvuran kayıp yakınlarının aldığı cevap; ” Bizde kimse yok, kızın dağa kaçtı, oğlun pencereden kaçtı” şeklinde oluyordu. Anayasanın ikinci maddesiyle çelişen tüm bu uygulamalar kişilerin “hukuk devletine” olan güvenini ciddi şekilde sarsmıştır.

Cumartesi Anneleri nasıl ki Türkiye’deki en uzun sivil itaatsizlik örneğiyse aynı zamanda tam bir gazetecilik örneğidir. Çünkü bu kaybedilenlerin akıbeti 5N1K ile sorulmaya devam ediliyor. Örneğin, 1995’te Fehmi Tosun, evinin önünden beyaz Renault marka bir arabadan inen kişiler tarafından kaçırılarak kaybedildi ve kendisinden bir daha haber alınamadı. Aylar sonra yüzünün bir tarafı parçalanan vücudunun her tarafında naylon yakılan Fehmi Tosun, kimsesizler mezarlığında bulunmuştur. Bu örnekte de görüldüğü gibi ne, nerede, ne zaman, nasıl, neden, kim sorularının cevapları rahat bir şekilde alınmasına rağmen, hiç birisinin daha katilleri bulunmuş değildir. Cumartesi Annelerinin ortak kanısı kayıpların en çok yaşandığı doksanlı yıllarda Başbakanlık, Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Müdürlüğü görevini yapan yetkililerin yargılanmasıdır. Çünkü onlara göre bu gözaltında kayıpların kilit noktasını bu kişiler oluşturuyor. Bu kilit isimlerin başında o dönemin başbakanı Tansu Çiller ve aynı dönemde Emniyet Müdürlüğü Görevini yapan daha sonra İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı görevlerini yürüten Mehmet Ağar geliyor.

Siyasal rejim, zararlı yurttaş olarak gördüğü bu insanları birer birer kaybederken, bu insanların yakınlarının başlatmış olduğu adalet arayışı, rejimi zor durumda bıraktı. 1999 da yapılan müdahaleler ve gözaltılar sonucunda sayıları giderek azalan Cumartesi Anneleri Eylemlerine ara vermeye karar verdiler. Daha sonra Ergenekon davasıyla başlayan toplu mezarların bir kısmının açılmasıyla birlikte 31 Ocak 2009’da adalet arayışlarına kaldıkları yerden devam etme kararı aldılar. Toplumsal duyarlılığın ve desteğin oldukça az olduğu bu eylemlerde medya hep siyasal rejimin bir organı olarak görev yaptı. Adalet arayışlarına devam eden anneler, gazetelere  “Terörist anneleri” ya da “Örgüt propagandacıları” diye haber oluyordu.

Dünden bugüne ne değişti?

1995’ten bu yana 13 Hükümet değişse de kayıpların akıbetinde bir değişiklik olmadı. Belirlenen 348 toplu mezardan sadece 45 tanesi açılmış durumda 303 mezar açılmayı bekliyor. Bu açılmayan mezarlarda toplam 4201 kişi bulunuyor (İHD verilerinden alınmıştır) 12 Eylül rejiminin kurumları (örneğin YÖK), hukuku, yüzde onluk baraj sistemi günümüzde de varlığını koruyor. Bu konular, hala Türkiye siyasetinde tartışmaya açık konulardır. İşlemeyen adalet mekanizması sonucu davaların çoğu ya zaman aşınımına uğruyor ya da çoğuna takipsizlik kararı veriliyor.

Yıkıcı sonuçlar doğuran 12 Eylül Darbe generallerinin yargılanması demokrasiyi getirmedi. 12 Eylül Darbesinin üzerinden onca hükümet değişmesine rağmen hiçbirisi bu darbenin getirdiği anayasa ve kurumlarıyla hesaplaşmadı. Tüm bunlar şunu gösteriyor ki anti-demokratik uygulamalar, yasalar, kurumlar ve siyasal rejim değişmese de bu insanlar, “ADALET” arayışlarına devam edecekler. “Cumartesi Anneleri” Çocuklarının kemikleri bulunmadan ve çocuklarının katilleri cezalandırılmadan Galatasaray Meydanı’ndaki hak nöbetlerine devam edecektir.

KAYNAKLAR

1.)          Öztürk, A. (1996) Anımsamanın Zaferi, İstanbul, Berfin Yayınları

2.)          Günçıkan, B. (1996) Cumartesi Anneleri, İstanbul, İletişim Yayınları

3.)          Bağımsız İletişim Ağı-Bianet’in Cumartesi Anneleriyle yaptığı Söyleşiler

4.)          İHD’nin konuyla ilgili yayınladığı raporlar (http://www.ihd.org.tr/index.php/raporlar-mainmenu-86/bilanar-mainmenu-99.html )

5.)          (http://tr.wikipedia.org/wiki/12_Eyl%C3%BCl_Darbesi)

6.)          Sivil itaatsizlik (http://www.siddetsizlik.org/sivil-304taatsizlik.html)

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.

hd film izle