karabuk haber

Kuzguni Gömüt

Direniş Suflesi: Hayır

Akademi ‘bir koltuk ve bir de çek defteri’ değildir

Üşüyor bir coğrafyanın yüreği

Yeşilçam’ın Çirkin Kral’ı, Devrimci Sinemanın devrimci yönetmeni

Kültür Sanat, Sinema 2 Aralık 2016

Sovyetler Birliği’nde Dziga Vertov’la temelleri atılan, akabinde Fransa’da Jean Luc Godard ile vücut bulan Devrimci Sinema, 60’larla birlikte Türkiye sinemasının tartışma ve çalışma konularından biri haline gelir. 61 Anayasası’nın 1924 Anayasası’na nazaran, görece daha özgürlükçü bir temel üzerine inşa edilmesi, sola sinemada kendini var edebilme fırsatı verir. Bu var olma durumu ilk olarak üyelerini solcu ve aydınların oluşturduğu, batı menşeili filmler üretmeyi teşvik eden ve ana akım sinema anlayışından tümüyle ayrışamayan Türk Sinematek Derneği’nde somut hale gelir. Daha sonra bu oluşumdan ayrılıp daha radikal bir sinema anlayışı geliştiren ve egemen sinema anlayışına topyekûn karşı çıkan Genç Sinema Hareketi, Devrimci Sinema akımını temsil eden bir diğer  oluşuma kaynaklık eder. Fakat en nihayetinde 61 Anayasası’yla kendini bu alanda ifade edebilme imkanı bulan Devrimci Sinema yapılanmaları 71 askeri müdahalesiyle, örgütlü bir şekilde, bir oluşumun bileşenleri kalarak sinema alanına dair söz söyleme ve var olma fırsatlarını kaybederler.

yılmaz güney devrimci sinema seyithan

Türkiye sinemasında ilk Kürt karakter: Seyithan

Kuşkusuz Türkiye’de, Devrimci Sinema denilince akla gelen, 70 sonrası doğrudan devrimci sinema anlayışıyla filmlerini üreten ve bu akımın kuşkusuz mihenk taşlarından biri olarak kabul edilen Yılmaz Güney’dir. 70 öncesi Güney, daha çok Yeşilçam filmlerinde boy gösterdiği kabadayı tiplemeleriyle mevcut eşitsizliği gözler önüne sermiş, mazlum-zalim ilişkisini, yoksulluğu ve çelişkileri bu yolla aktara gelmiştir.

İlk yönetmenlik deneyimini edindiği ve başrolünde oynadığı Seyithan filminde, dönem açısından oldukça sakıncalı bulunan Kürt meselesini işler ve bu yönüyle çok cüretkâr bulunan film, Türkiye sinema tarihinde ilk defa bir Kürt karakteri, izleyiciye muhatap kılar.

yılmaz güney devrimci sinema umut

Dönemin en cesur ve devrimci filmi: Umut

1970’te çektiği Umut filmi dönemin sinema otoritelerinde ve özellikle sol-sosyalist çevrede o güne dek çekilen en cesur, en ilerici ve en devrimci film olarak nitelendirilir. Yılmaz Güney, Umut’la Toplumcu Gerçekçi film anlayışının bir adım önüne geçerek, bir belge özelliği taşıyan ve dönem gerçekliğinin tezahürü olan bir yapıt ortaya koyar. Göç, çarpık kentleşme, işsizlik gibi temalar etrafında birleşen bu film yine dönemin sosyo-politik yapısı hakkında adeta başarılı bir sosyal araştırma projesi izlenimi verir. Zengin-fakir, gecekondu-apartman, at arabası-otomobil gibi karşıtlıkları kullanan film, mevcut çelişkileri bu yolla izleyiciyle buluşturmayı amaç edinir.  Umut filminin ardından bir röportajında Yılmaz Güney kendini, Devrimci Sanatın bir neferi olarak tanımlar fakat filmlerini, devrimci bilincin kitlelere aşılanmasında bütünüyle yeterli bulmadığını açıklar.

Cezaevinde ve cezaevi sonrası Yılmaz Güney

Bu filmden sonra Yeşilçam geleneğini takip eden filmler çekse de yine bu filmlerde Yeşilçam’ın melodram dokusu dışında toplumsal gerçekliğin genel özelliklerine de tanık olunabilecek konulara yer verir. Umut’tan bir yıl sonra, Mahir Çayan ve arkadaşlarını sakladığı suçlamasıyla cezaevi süreci başlayan Güney’de, politik anlamda nasıl bir yapıya bürüneceğine ve ileriki dönemde nasıl bir politik sinema diline ya da sinematografiye sahip olacağına dair bir netlik de belirir.

Mahkûmiyeti sonrası çektiği ilk film olan Arkadaş, bu anlamda gerçekliğin doğrudan aktarıldığı, burjuvaziyle savaşın, toplumsal katmanların, ekonomik ilişkilerin, diyalektiğin ve mevcut çelişkilerin dolaysız ve olduğu gibi perdeye yansıtıldığı bir filmdir.

Yılmaz Güney’in ikinci cezaevi serüveni, onu parmaklıklar ardında yazıp yöneten bir sinemacı profiline evriltir. Bu dönem çekilen, kendisinin mahkûmiyeti sebebiyle Şerif Gören’in yönetmenliğini yaptığı fakat bir şekilde kontrolü bizatihi Güney’in sağladığı Endişe filmi, ciddi siyasi mesajlar içeren, Kürtlerin toplumsal yaşamdaki yerine işaret eden, emeğin yüceliğini, sendikal hakları konu edinip aynı zamanda ağa ve patronları sağ hükümetlerle ilişkilendirerek öylece resmeden bir filmdir.

yılmaz güney devrimci sinema yol

Cannes’ta ödül, Türkiye’de yasak!

Yine Yılmaz Güney’in hapishane sürecine tekabül eden bir dönemde yazdığı ve yönetmenliğini Zeki Ökten’in üstlendiği Sürü filmi Güney’in sinema kariyerindeki en mühim yapıtlarından biridir. Bu film, kırsal yaşamdan kente geçiş esnasında bireyin yaşadığı tramvatik sürecin etkileri olarak okunabildiği gibi bizatihi Kürtlerin kendi coğrafyalarında, mevcut yaşantılarına dair anlatılar içeren bir film olarak ta okunabilir. Yine bu filmde Güney, toplumsal gerçekliğe temas ederek, feodaliteyi, ataerkil ilişkileri, sınıfsal çelişkileri ve bunlara dönük mücadeleyi, kendi öğretici sinema felsefesinin ışığında filme nakşetmiştir.

Başyapıtlarından olan, hapishaneden izinli olarak çıkan 5 mahkûmun hikâyelerini ele alan Yol ve cezaevindeki çocuklara dönük kötü muameleyi işleyen Duvar filmleri,  konu edindiği dönemin siyasal ve toplumsal gerçekliğine ışık tutması açısından Türkiye sineması adına büyük önem arz eder. Güney ilk defa Seyithan’la birlikte, sonrasında genel olarak filmlerinin neredeyse birçoğunda işlediği Kürt meselesini Yol’da da işler. Bunun yanında sıkıyönetim koşullarını, kaçakçılığı, otoritenin tahakkümünü de bu filmde yer verir. Yol filmi, Cannes Film Festivali’nde altın palmiye ödülü alıp uluslararası alanda ses getirmesine rağmen, sansür sebebiyle Türkiye’de 1999 yılında yasallaşır. Bilindiği üzere Duvar, Güney’in son filmidir ve firarının akabinde Fransa’da çok zor şartlar altında çekilmiştir. Film, çocuk mahkûmların cezaevlerinde maruz kaldığı şiddet, tecavüz gibi kötü muameleler neticesinde bir isyan örgütlemelerini ve bu isyanın dalga dalga yayılıp genel bir isyanı ateşlemesini konu edinen gerçek bir hikayeden senaryolaştırılmıştır.

25 yönetmenlik, 61 senaryo, 117 oyunculuk

Yeşilçam’ın Çirkin Kralı, Devrimci Sinemanın, Toplumcu Gerçekçi sinema akımının Türkiye’de başını çeken Yılmaz Güney, Duvar’dan bir yıl sonra Paris’te 1984 yılında, 47 yaşında mide kanserinden yaşama veda eder.

47 yıllık ömrüne 25 filmin yönetmenliğini, 61 filmin senaryosunu, 15 filmin yapımcılığını ve 117 filmin oyunculuğunu sığdırır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin siyasal açıdan en çalkantılı dönemi olan ve sinemaya dönük sansürün ve baskının yoğun bir şekilde sürdüğü 60-80 yılları arası kendi duruşunun bir getirisi olarak politik filmler çeker ve bu sebeple defalarca mahkûm edilir.

Onu özgün kılan, kendi siyasal perspektifini yine kendi sinema dilinden bağımsız olarak değerlendirmemesi ve sinemayı kitlelerin bilinçlenmesi ile dışa dönük örgütlenmesinde bir araç olarak kabul görmesidir. 70 öncesi bağımsız sinema yapacak koşullarının eksikliğinden, Yeşilçam’a entegre filmlerle sinemada kendini var eden Güney, egemen sinema paradigmasına rağmen bir şekilde ötekinin temsili olmayı başarmış, toplumsal realiteye ayna tutmaya, adil olmayan denklemlerin bir yansımasını beyaz perde üzerinden sunmaya, halktan beslenen ve yine halka dönük  bir sinema figürü olmaya çalışa gelmiştir.

Yılmaz Güney sinemasıyla aslında neyi amaçladığını şu sözleriyle ifade eder. “On binlerce, hatta milyonlarca insan beni izler ve benim hedefim onların sevgisine layık olmak, farkında olmadıkları şeyleri onlara göstermektir. Ben onları derin uykularından uyandıracak filmler yaparak onları bilinçlendirmek ve onları toplumsal mücadeleye katmak için çalışıyorum.”

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.