Warning: file_get_contents(http://graph.facebook.com/?id=http://www.presshaber.com/insanlik-tarihinin-donum-noktalari-28409.html): failed to open stream: HTTP request failed! HTTP/1.1 403 Forbidden in /var/www/vhosts/presshaber.com/public_html/wp-content/themes/imagazine/single.php on line 8

İnsanlık tarihinin dönüm noktaları

En iyi kişisel gelişim filmleri

2017’nin en iyi 13 filmi

7 madde ile Film seçiminde IMDb’den yararlanmak

İnsanlık tarihinin dönüm noktaları

Listeler, Yaşam 23 Aralık, 18:55'de eklendi

Yer yuvarlağı büyük bir kitap gibi ayaklarımızın altında duruyor. Yer kabuğunu meydana getiren tabakalar, her tortul tabaka, bir kitap sayfası gibidir.

Biz, bu kitabın en son sayfasındayız. İlk yaprakları çok derinde. Okyanusların dibi ve kıtaların temeli orada. Bu ilk yapraklara, kitabın ilk bölümlerine daha varılamamıştır. Onlarda neler yazılı olduğunu, ancak tahmin edebiliriz. İnsanların yaşadığı zaman yaklaştıkça, kitabın okunması daha kolaylaşıyor.

Sizin için bu sayfaları bir liste halinde sunmak istiyoruz, başka bir listede görüşmek üzere.

1- İnsan İkinci Bir Doğa Yarattı

Öyle bir zaman geldi ki, insan, kocaman soğuk dünyada, kendisi için küçücük, sıcak bir dünya kurmaya koyuldu. Mağara ağızlarında ya da kaya diplerinde, deri ve dallardan yaptığı ve ne yağmur, ne kar, ne de yelin girebileceği bir çatı altına sığındı. Küçük dünyasının ortasında yaktığı ateş, geceleri aydınlatıyor, kışın da ısıtıyordu.

2- İnsan Akıl Sahibi Oluyor

Çürük yaprak ve mantar kokan topraktan bir hayvan kokusu geldiyse, koku duyulur duyulmaz avı izleyip yakalamalıdır. Her hışırtı, her koku, ot üzerindeki her iz, her çığlık ya da ıslık bir şey anlatır, bir şey ifade eder ve bir şey yapılmasını gerektirir. İlk insan da doğadan gelen seslere kulak verirdi. Çok geçmeden bu seslerden başka, kendi topluluğundan insanların gönderdiği sesleri de anlamaya başlamıştı.

Bir avcı ormanda geyik izi bulursa, arkasından gelen öbür avcılara bunu el sallayarak bildirirdi. Arkadakiler geyiği daha görmemiş olsalar bile verilen işaret, avcıların silahlarına daha sıkı sarılmalarını ve karşılarında geyiğin çatallı boynuzlarını görmüş gibi tetikte davranmalarını gerektirirdi.

Hayvanın yerdeki izi de bir işarettir. Bir iz bulunduğunu bildiren el sallayış da işareti haber veren işaretti. Avcılardan biri yerde bir iz bulduğu ya da yaklaşan hayvanın çıkardığı hışırtıyı işittiği her defasında, topluluğun öbür üyelerine bunu bildiren bir işaret verirdi. Böylece, doğadan insana gelen işaretlere bir de söz, yani insan topluluğunun insana ilettiği “işaretleri haber veren işaret” eklendi.

3- İnsanı Emek Yarattı

Bir insan, bir ırmağın akıntısına karşı giderek sonunda nasıl kaynağa varırsa, biz de insan tecrübesinin kaynağına geldik. Bu kaynakta hem insan toplumunun, hem dilin, hem de düşüncenin başlangıcını bulduk. Bir ırmağa dökülen kollarla ırmağın daha da genişlemesi ve sularının artması gibi, insan tecrübesinin ırmağı da gittikçe genişleyip derinleşiyordu. Çünkü her yeni kuşak, tüm tecrübelerini bu ırmağa akıtıyordu.


Kuşaklar birbiri ardından geçmişe karışıyordu. İnsanlar ve kabileler iz bırakmadan yok oluyor, şehir ve köylerin yerinde yeller esiyordu. Zamanın yıkıcı gücüne hiçbir şey dayanamayacak gibiydi. Fakat insanlığın tecrübeleri kaybolmuyor, bilimde yaşamaya devam ediyordu. Dilde her söz, çalışmadaki her hareket, bilimdeki her kavram, kuşakların bir yere toplanmış tecrübesidir. Irmağa akan sular ırmakta kaybolmadığı gibi, eski kuşakların tecrübeleri de boşa gitmemiştir. Bir zamanlar yaşamış olan insanların emeği, insanlık tecrübesinin ırmağında, günümüz insanlarının emeğiyle kaynaşmıştır.
Irmağın kaynağına, her şeyin başlangıcına işte böyle vardık. Çalışan, konuşan, düşünen bir varlık olan insan işte böyle doğdu. Maymun değişe değişe insan haline gelinceye kadar geçmiş olan binlerce yıla göz atarken, Friedrich Engels’in, insanı emeğin yarattığı hakkındaki sözlerini hatırlamamak imkânsız.

4- Yeni İnsanlar

Saate baktığımız zaman, akrep hareketsiz gibi gelir bize. Fakat bir iki saat sonra akrebin yerini değiştirdiğini görürüz.
İnsanların hayatında da böyle olur. Çevremizdeki, hatta kendimizdeki değişikliğin çoğu zaman farkında olmayız. Tarihin akrebi bize hareketsiz gibi görünür. Ancak birkaç yıl sonra akrebin yerini değiştirdiğinin, kendimizin de çevremizin de değişip başkalaştığının farkına varırız. Eskiyi yeniyle karşılaştırmak için elimizde hatıra defterleri, fotoğraflar, gazeteler, kitaplar var. Atalarımızınsa bu kıyaslamayı yapacak hiçbir şeyi yoktu ellerinde. Hayat kendilerine hareketsiz ve değişmez görünürdü. Çünkü rakamsız kadran üzerinde akrebin hareketi fark edilemez.
Taş aletler yapan her usta, kendisine ustalık öğretenin bütün hareket ve usullerini olduğu gibi tekrarlamaya çalışırdı. Kadınlar ev yaparlarken, ocağı büyükanneleri gibi kurarlardı. Avcılar hayvanları, atalarından gördükleri gibi kovalayıp bir yere kıstırırlardı. Öte yandan insanlar hiç farkında olmadan aletlerini de, evlerini de, çalışmalarını da değiştiriyorlardı. Her yeni alet, ilk zamanlarda eskisine çok benzerdi. İlk mızrak, kargıdan az farklıydı. İlk ok, mızrağa çok benzerdi. Fakat okla kargı birbirinden artık iyice farklılaşmıştı. Ok ve yayla avlanmak, kargıyla avlanmaya hiç benzemezdi.
İnsanın yalnız aletleri değil, kendisi de değişiyordu. Bunu kazılarda bulunan iskeletlerden anlıyoruz. Mağaraya giren insanı, Buz Çağı’nın sonunda mağaradan çıkan insanla karşılaştırırsak, bunların başka başka iki varlık olduğu görülür. Mağaraya giren, daha maymuna benzeyen, eli bükük, bocalaya bocalaya yürüyen, hemen hemen alınsız ve çenesiz Neandertal insanıydı. Mağaradan çıkansa dış görünüşüyle bizden pek az farklı olan, boylu boslu Kromanyon insanıydı.

5- Tarihin Akrebi

Elli yüzyıl! Bir insanın, hatta bir ulusun hayatı söz konusu olunca bu pek uzun bir süredir. Fakat bizim konumuz ne bir insan, ne de bir ulustur, bütün insanlıktır.

İnsanlığın yaşı bir milyon kadar olduğuna göre, elli yüzyıl da pek fazla sayılmaz. Akrebi ileri aldık diyelim. Yeryuvarlağı güneşin çevresinde birkaç bin defa daha döndü demektir. Bu süre içinde yeryüzünde neler oldu? Tepesindeki buz külahının bir hayli daralıp büzüldüğü hemen göze çarpar.

6- İlk Kumaş

İlk kumaş, tezgâhta dokunmamış, elle örülmüştür. Eskimolar, şimdi bile kumaşı dokumazlar, örerler. Bunun için dört köşe bir gergefe, çözgü ödevini gören uzunlamasına iplikler gerer, enine atılan iplikleri doğrudan doğruya parmaklarıyla geçirirler.

Uzunlamasına iplikler gerilmiş bu gergefin, şimdiki dokuma tezgâhlarına benzer hiçbir tarafı yoktur. Ama dokuma tezgâhının aslı, yine de bu dört köşe gergeftir. Gölün dibinde bulunan kömürleşmiş ve kararmış bez parçası, insanın hayatında çok önemli bir olayı gösteriyor. Önceleri hayvan derilerinden elbise dikip giyen insan, artık keten yetiştirerek ipliklerinden kumaş yapmıştır. Kumaştan binlerce yıl önce doğan iğne, en nihayet deri dikmekten bez dikmeye geçmiştir. Mavi çiçeklerle kaplı keten tarlası, kadınların başına yeni işler açmıştı.

7- Maden

Doğada ne tuğla, ne çini, ne dökme demir, ne de kâğıt vardır. İnsanın çini ya da dökme demir elde etmek için, doğanın verdiği aracı tanınmayacak kadar değiştirmesi gerekmiştir. Dökme demir, kendisini doğuran maden filizine benzer mi? Ya da sarı saydam çini bir fincana bakıldığı zaman, balçıktan yapıldığı akla gelir mi?

Ya beton, selofan, plastik, suni ipek, sentetik kauçuk gibi maddeler? Dağlarda beton kayalar ya da ağaçtan ipek yapabilen böcekler nerede görülmüştür?

İnsan, maddeye hâkim oldukça, yavaş yavaş doğa atölyesinin daha derinliklerine giriyordu. İşe taşı taşla yontmakla başlayan insan, şimdi moleküllerle, yani gözle görülmeyen parçacıklarla uğraşıyor.

Bu iş çok eski zamanlarda, maddeler bilimi sayılan kimyanın doğuşundan çok daha önce başlamıştı. Denebilir ki insan, maddeyi çoğu zaman değiştiriyor da, farkında bile olmuyordu.

İlk çömlekçiler balçığı pişirdikleri zaman, farkında olmadan maddeye hâkim oluyorlardı. Bu kolay bir iş değildi. Maddenin zerrecikleri bir taş parçası gibi yontulup değiştirilemez, elle şekil verilemez. Burada el gücü yerine, maddeye yeni nitelikler kazandıracak başka bir kuvvet gerek.

İnsan ateşin yardımıyla bu yeni kuvveti bulmuş oldu. Ateş, balçığı, ekmeği pişiriyor, bakırı eritiyordu.

8- İki  Yasa

Tarihte, gezginlerin gemileriyle yalnız yeni ülkeler değil, çoktan unutulmuş zamanları da buldukları defalarca görülmüştür.

Avrupalılar Avustralya’yı buldukları zaman, başlı başına bir kıtayı ele geçirmek onlar için büyük bir başarıydı.

Avustralyalılar içinse bu gerçek bir talihsizlikti. Çünkü insan emeğinin devirlerini gösteren takvime göre hesaplanırsa, bunlar daha geri bir zamanda yaşıyorlardı. Avrupalıların göreneklerinden bir şey anlamıyorlar ve düzenlerine boyun eğmek istemedikleri için kendilerine yabanıl hayvanlar gibi davranılıyordu. Avustralyalılar halen kulübelerde yaşıyorlardı. Avrupa şehirlerindeyse yüksek binalar kurulmuştu. Avustralyalılar özel mülkiyetin ne olduğunu bilmiyorlardı. Avrupa’daysa, birisi başkasının ormanında geyik avlarsa oradan atılırdı.

9- Büyülü Çizmeler

Geçen yüzyılın yazarlarından biri, pazardan adi çizmeler yerine büyülü çizmeler satın alan talihli bir insan üstüne bir masal yazmıştı. Masalın kahramanı dalgın bir insan olduğu için çizmelerin büyülü olduğunu hemen anlayamamış, eve dönerken düşüncelere dalmış. Birden şiddetli bir üşüme gelmiş üstüne. Etrafına bakındığında buzlar ve ufukta solgun, kırmızı güneşi görmüş ve sihirli çizmelerin kendisini, kaşla göz arasında Arktika’ya getirdiğini anlamış.
Onun yerinde başka birisi olsaydı, büyülü çizmelerden mümkün olduğu kadar çok faydalanırdı. Ne var ki masalın kahramanı para canlısı değildi. Dünyada en çok bilimi severdi. Böylece, eline geçen fırsattan faydalanarak bütün yeryuvarlağını görüp öğrenmeye karar verdi. Büyülü çizmelerle kuzeyden güneye, güneyden yine kuzeye yeryüzünde dolaşmaya başladı. Bir bakarsınız kış, onu Sibirya’nın tayga ormanlarından Afrika çöllerine; bir bakarsınız gece, doğu yarımküresinden batı yarımküresine geçmeye zorluyordu.
Eski siyah bir ceketle, sırtında maden parçaları bitki koleksiyonu sandığıyla, bir taştan diğerine geçercesine bir adadan ötekine; Avustralya’dan Asya’ya, Asya’dan Amerika’ya gidiyordu. Yüksek dağların, kâh ateş fışkıran yanardağların, kâh karlı dağların tepelerine usulca basa basa, maden ve bitki örnekleri topluyor, yeryuvarlağını ve üzerinde yaşayan her şeyi inceliyordu. İnsanın geçtiği hayat yolunu öğrenmek için, tarihçinin de bir çeşit büyülü çizmeler giymesi gerekiyor.
Bazen mekân ve zamanın enginliği başımızı döndürdü. Fakat biz durmadan ilerledik. Zaten isteseydik bile, bayağı çizmeler giymiş insanlar gibi ara sıra durup ayrıntıları büyük bir dikkatle inceleyemezdik.
Bir sıçrayışta yüzyılları aşarken, bazı şeyler gözümüzden kaçmış olabilir. Fakat büyülü çizmeleri bir dakikacık olsun çıkarıp adi adımla yürümüş olsaydık, ayrıntıların karanlığında yolumuzu şaşırırdık. Bir insanın ormanda tek bir ağacı incelerken buna dalıp koca ormanı görmediği gibi.
Büyülü çizmelerimizle yalnız bir devirden başka bir devre değil, bir bilim dalından başka birine de geçmiştik. Bitki ve hayvan biliminden dil bilimine, dil biliminden aletler tarihine, aletler tarihinden inanışlar tarihine, inanışlar tarihinden yeryüzünün tarihine. Bu kolay bir iş olmamakla beraber bizim için kaçınılmazdı. Bilindiği gibi bütün bilimleri insan, insan için kurmuştur. Yeryüzünde insanın hayatı ve dünyadaki yeri düşünülecek olursa bütün bilimler gereklidir. Cortés zamanındaki Amerika’daydık.
Şimdi de MÖ dördüncü ya da üçüncü binyıl Avrupası’na dönelim. Orada İrokuaların ya da Azteklerinki gibi klana, soya, her şeyi kadınların idare ettiği “uzun evler”e rastlarız. Kadına evde saygı vardı. Çünkü evi kuran da, soyun başı da oydu. Kışlık erzağı kadın sağlar, toprağı kadın kazar, ürünü kadın toplardı.
Erkekten de çok çalışırdı kadın. Gördüğü saygı da daha çoktu tabii. Öyle ki, o zamanlar her köyde, her evde, kemik ya da taştan yapılmış bir kadın figürü bulunması sebepsiz değildir. Bu, soyun türediği ilk anaydı. Onun ruhu evi korurdu. İnsanlar bereket getirsin, evi düşmandan korusun diye ona yalvarırlardı. Bir gün gelecek, evlerin koruyucusu bu ana, Atina’da şehri koruyan mızraklı tanrıçaya çevrilecekti. O zaman büyük şehri küçücük bir kadın figürü değil, şehre kendi adını veren Tanrıça Pallas Athena’nın heykelini koruyacaktı.

10- Eski Bina Çatlıyor

Dilimizde, soy yaşayışının bugüne kalmış serpintileri vardır, fakat belleğimizde bundan hiçbir iz kalmamıştır.

Çocukların yabancı kimselere “amca” ve “teyze” ya da “büyükbaba” ve “büyükanne” demeleri, bir köyde yaşayan insanların birbirleriyle akraba oldukları o eski düzenin kalıntılarıdır.

Kendimiz de bazen “yoldaşlar” yerine “kardeşler” der ya da yabancı bir çocuğa “oğlum” demez miyiz?

Başka dillerde de eski yaşayış tarzının kalıntılarına rastlanır. Örneğin Almancada “yeğen” yerine “kız kardeş çocukları” denir. Sebebi de ta eski zamanlarda kız kardeşin çocuklarının klanda kalması, erkek kardeşin çocuklarınınsa başka bir klana gitmesiydi: Çünkü erkek kardeş evlendiği kızın klanına geçerdi. Kız kardeş çocukları akraba “yeğen” sayılır, erkek kardeş çocuklarıysa akrabadan sayılmaz, başka klandan sayılırdı. Eski zamanların Sak devletinde hükümdarlık oğula değil, hükümdarın kız kardeşinin oğluna geçerdi.

Amerika’da soy, Avrupalı istilacıların gelmesiyle dağıldı. Avrupa’daysa soy, daha Amerika bulunmadan binlerce yıl önce, bir ağaç kurdunun kemire kemire çürüttüğü bir tahta ev gibi kendiliğinden yıkılmıştı. Bu yıkılış, erkeğin ekonomiyi yavaş yavaş eline almasıyla başlamıştı.

11- İlk Göçebeler

İnsanın vaktiyle bulmuş olduğu sihirli hazine, kendisine gittikçe daha yararlı olmaya başlamıştı. Bozkırda binlerce koyun otluyordu. Tarlada çiftçi yumuşatılmış kara toprağa basa basa, ağır ağır yürüyen öküzleri dehliyordu. Bereketli vadilerde ilk bahçeler, ilk bağlar çiçek açıyor, bir hoş kokuyorlardı. Akşamları insanlar, evlerinin önündeki incir ağaçları altında toplanıp konuşuyorlardı.

İnsan, emeğinden gittikçe daha çok nimetler görüyor, daha çok çalışması gerekiyordu. Her üzüm salkımında, her buğday başağında insanın alın teri vardı.

Yalnız üzüm yetiştirmek bile başlı başına ne büyük bir zahmetti! Ağır salkımları toplayıp baş tekneye döker, şırasını çıkarmak için ezerler ve çiğnenen üzümün kara kanını keçi derisinden tulumlara süzerlerdi. Sonra şarap şerefine, keçi postu giymiş güzellerin güzeli Tanrı’ya çektiği ıstıraplar için tören türküleri söylerlerdi.

İlkbaharları su taşkınlarıyla toprağın sulanıp gübrelendiği vadilerde, tabiat iyi ürün için elinden gelen her şeyi yapıyordu sanki. Çiftçi yine de boş durmazdı. Tarlaları sulamak için arklar açar, bentler yapar, suyu en çok gerekli olan yerlere akıtırdı. İnsanlar, tarlalara bereket veren ırmağa dua ederlerdi de, kendi emekleri olmaksızın yeryüzünde yabanıl otlardan başka bir şey bitmeyeceğini bilmezlerdi.

Çiftçinin işi gittikçe artıyordu. Ama hayvancının da dinlenmeye vakti yoktu. Bozkırda otlayan hayvan sürüleri, günden güne değil, saatten saate artıyordu. Sürü büyüdükçe, iş çoğalıyordu. On koyuna bakmak başka, bir koyuna bakmak başkaydı.

Büyük bir sürü, otlakları hemen tükettiği için, köyden gittikçe daha uzak meralara sürülürdü. Eninde sonunda köy halkı evini barkını bırakıp varını yoğunu develere yükleyip sürüleri öne katıp peşlerine düştü.

12- Canlı Araç

Göçebe kabilelerin hayatı sakin ve rahat değildi. Yolları üzerinde çiftçilerin tarlalarına ve sürülerine rastladıkları zaman, kendilerinin ekmediği şeyleri onlardan zorla alırlardı. Irmakların vadilerine indikleri ya da bozkırları aşarak ormana vardıkları zaman, köyleri yağmalayıp yakar, ekinleri çiğner, hayvanları ve insanları beraberlerinde alıp götürürlerdi.

Göçebelere her şeyden çok insan lazımdı. Çünkü insanları çalıştırabilir, onlara hayvan sürülerini otlattırabilirlerdi. Ama çiftçiler de pek öyle sakin insanlar değillerdi. Güzün, ürünü topladıktan sonra, yabancı kabilelerin elinden kumaşlarını, süs eşyalarını ve silahlarını zorla almak için komşulara saldırmaktan çekinmezlerdi. Ama burada da en kıymetli ganimet yine esirlerdi. Çünkü çiftçilere de ark açmak, bent yapmak, öküzlerle tarla sürmek için insan yetmiyordu.

Önceleri esirleri köle yapmazlardı, çünkü kârlı bir şey değildi. Bir çift fazla elin ne faydası olabilirdi? Esir çalışsa da, çıkardığı kendisine ancak yetiyordu.

Büyük hayvan sürüleri, bereketli tarlalar meydana çıkıp bir kişinin emeği, kendisine gerekenden fazla tahıl, et, yapağı vermeye başlayınca durum değişmişti. Tahılı yapağıyla değiştirmek için çiftçiler kendilerine gerekenden fazla tahıl ekmeye çalışıyorlardı. Hayvancılar da kendilerini giydirmek için gerekli olandan daha çok koyun beslemeye uğraşırlardı. Çünkü yapağı verip tahıl ve silah alınabilirdi.

Değiş tokuşun, bazen de soygunculuğun sayesinde, bazı soylar ve aileler, diğerlerinden daha zengin olurlardı. Bunların hayvan sürüleri de, ektikleri tahıl da çoktu. Koyunları güdecek, tarlaları sürecek işçileri yetmiyordu. İşte bu sebepledir ki bazı insanlar, başkalarını köle yapmaya başladılar.

Köle, emeğiyle hem kendisini, hem de sahibini geçindirebilirdi. Ancak kölenin çok çalışıp az yemesi için sahibinin ona göz kulak olması gerekti. Böylece bir insan başka birini kendine canlı alet yaptı.

İnsanın boynuna, öküz gibi boyunduruk vuruldu. İnsan özgürlüğe kavuşmaya ve doğaya hâkim olmaya uğraşırken başkasının kölesi oldu. Eskiden toprak, onu işleyenlerin ortak malıyken artık köle, başkasının mülkü olan toprağı işlemeye başlamıştı. Toprağı süren öküzler başkasının malı, topladığı ürün başkasının ürünüydü.

Eski Mısır’da, öküzleri süren köle şöyle bir şarkı söylerdi:

‘’Ezin başakları öküzler!

Ezin başakları ki,

Ağanın ürünü olsun.’’

Böylece ilk kez insanlar arasında “efendi” ve “köle” meydana geldi.

13- Bir Kalenin Kuşatılması

Kale duvarlarından çok uzaklar görülürdü. Bozkırda toz bulutları ve güneşte parlayan mızrak uçları görünür görünmez, kalede hemen savunma hazırlıkları başlardı. Çiftçiler alelacele öküzlerini, çobanlar da sürüleri toplardı. En son insan kaleye girince ağır kapılar kilitlenirdi. Askerler kale duvarlarında düşmanı ok yağmuruna tutmak için beklerlerdi.

Düşmanlar kale önlerine kadar gelip çadırlarını kurarlardı. Kalenin kolayca teslim olmayacağını bilirlerdi. Yüksek duvarları yıkmak için aylar isterdi. Her sabah kale kapıları gıcırdaya gıcırdaya açılırdı. Savaşın kaderini açık yerde tayin etmek için, kapıdan mızraklı askerler çıkardı. Büyük bir kinle kılıçlarını, düşmanların at kuyruğuyla süslenmiş miğferlerine indirir, ne düşmana, ne de kendilerine acıyarak güçten düşünceye kadar çarpışırlardı.

Kuşatılanları güçlendiren, aile ocağını, çoluk çocuğu savunma duygusuydu. Öbürlerininse servet ele geçirme hırsıydı. Kalenin sağ kalan savunucuları, gece geç vakit geri çekilirlerdi. Tan yeri ağarıncaya kadar savaş dinerdi. Böylece günler geçerdi. Kuşatılanlar, saldıranlara karşı yiğitçe savaşırlardı. Ama açlık, düşman kılıçlarından ve oklarından daha korkunçtu.

Bodrumlarda buğday yerinde yel esmeye ve büyük yağ küplerinin dibi görünmeye başladığı zaman kalede bir ağlaşmadır başlardı. Aç çocuklar ağlaşır, kadınlar erkekleri öfkelendirmemek için gözyaşlarını gizli gizli silerlerdi.

Her çıkış hareketinden sonra kaleyi savunanlar azalırdı. Sonunda bir gün gelir, düşman geri çekilen savunucuların peşinden kaleye dalardı. Kale duvarlarında taş üstünde taş kalmazdı. İnsanların yaşadıkları, çalıştıkları, yiyip içtikleri yerlerde harabeler ve cesetler kalırdı. Kazananlar, özgür insanları köle yapmak için yaşlıları ve çocukları alıp götürürlerdi.

14- Her Şey Ortaktı

İnsanın geçtiği yola bir kere daha göz atalım. Bir zamanlar insanlar arasında zengin, yoksul, köle ve köle sahibi yoktu. Kulübelerde yaşamış olan ilk avcıların hepsi de aynı derecede yoksuldu. Taştan ve kemikten yapılmış silahları mükemmel olamazdı. İnsanlar yaban hayvanlarından, açlık ve soğuktan, ancak birlikte yaşayıp birlikte avlanmak, tehlike anında ortak gayretle kendilerini savunmak, hep birlikte evlerini kurmak sayesinde kurtulabiliyorlardı. Tek başına, mamut şöyle dursun, ayıyı bile öldürmek imkânsızdı.

İnsanın, ocak yapmak için kocaman bir taş getirmeye ya da bir kayanın dibinde taş bloklardan duvar örmeye tek başına gücü yetmiyordu. İnsanların her şeyi ortaktı. Ve av uğurlu olduğu zaman ihtiyarlar, vurulmuş hayvanı parçalayarak onu izleyip öldürenlere dağıtırlardı. Derken binlerce yıl geçti. Kulübe yerine evler kurulmaya başlandı. Taş ve kemik aletlerin yerini madenden aletler aldı.

İnsanlar önceleri toprağı çapalarla kazarlardı. Daha sonra sabanla sürmeye başladılar. İnek, at, koyun evcilleştirildi. Demirhanelerden çekiç sesleri duyulmaya başladı. Çömlekçi tezgâhları belirdi. İnsanlar arasında işbölümü doğdu. Demircinin bizzat toprağı sürmesine hacet yoktu. Yaptığı balta ya da orağı verip tahıl alabilirdi. Çiftçi koyun sürüleri olmadan da yaşayabilirdi. Çünkü hayvan yetiştirenlerden tahıl karşılığında istediği kadar yün alabilirdi.

Tahıl, yün, balta, kap kacak yüklü kayık ve gemiler kasabadan kasabaya, köyden köye dolaşmaya başlamıştı. Yabancı ellerden “misafir” olarak gelenlerin soygunculuk yaptıkları çok görülmüştü. Değiş tokuşla soygun bir arada gidiyordu.

Önceleri kabilede zengin, yoksul yoktu. Hepsi aynı ayardaydı. Daha sonraysa eteklerinde yoksulların kulübeleri bulunan tepelerde, zengin ve kuvvetli ailelerin evlerini kuşatan yüksek duvarlar yapılmıştı. Duvarların arkasındaki ambarlar ağzına kadar doluydu. Böyle ailelerin serveti yıldan yıla artıyordu.

Zenginler iktidarı ele geçirerek daha yoksul olanlara boyun eğdiriyorlardı. Yoksulun, zengin komşusundan daha sık yardım istemesi gerekiyordu. Fakat bu yardım kendisine çok pahalıya mal oluyordu. Çünkü sıkıntı içinde alınan ödünç tahılı yıllarca çalışarak ödemek zorundaydı.

Böylece birtakım insanlar başkalarını köleleştirmeye başladılar. Köleleştirme yalnız bu yolla olmuyordu. Savaşlarda esir düşen özgür insanlar da köle oluyordu.Önceleri herkes çalışırdı. Sonra birtakım insanlar, kendileri hiç çalışmazken başkalarını zorla çalıştırmaya başladılar.

Eski zamanlarda her şey, yani ev aletleri ve av, ortak malken sonraları yalnız toprak, hayvan sürüleri, atölyeler değil, toprağı süren, hayvanları güden, atölyelerde çalışan insanlar da köleleştirilerek köle sahibinin malı olmuştu. Önceleri bir topluluğun insanları, kendi aralarında kavga etmez, barış içinde yaşarlardı. Rusçada “mir” sözünün hem barış hem de topluluk anlamında kullanılması sebepsiz değildir.

Fakat köleliğin doğmasıyla her köyde, her şehirde bir kavgadır almış yürümüştü.

Köle sahipleri köleleri insandan saymazlar, köleler de sahiplerinden nefret ederlerdi.

Kölenin aklı fikri, sahibinden kaçmaktaydı. Köle sahibiyse malını, yani canlı ve konuşan aletini korumaya çalışırdı. Köle sahiplerinin devleti, özgürlerin mal ve mülkünü silah gücüyle korurdu. Köleler ayaklanmak isterse hadleri bildirilir, insafsızca ezilirlerdi.

Böylece eski ilkel topluluk düzeninin yerini yeni bir düzen, yani kölelik düzeni almıştı.

15- Bilimin Başlangıcı

Bir zamanlar bütün dünya, insan için bir masaldı. Her şey karanlık ve anlaşılmayan birer varlıktı.

Her adım, elin her hareketi, insanı talihli ya da talihsiz kılabilecek gizli bir kuvvet tarafından idare ediliyor sanılırdı. Tecrübe o kadar azdı ki, insanlar geceden sonra gündüzün ya da kıştan sonra baharın gelip gelmeyeceğinden bile emin değillerdi. İnsanlar güneş doğsun diye törenler yaparlardı. Mısır’da güneşin sembolü sayılan Firavun, her gün tapınağın etrafında dolaşırdı.

Mısırlılar, güzün “güneş asası” dedikleri bayramı kutlar ve yoluna devam edebilsin diye zayıflayan güz güneşinin eline bir asa vermek gerektiğini sanırlardı.

Fakat bir yandan da insan, yavaş yavaş dünyanın ve maddenin özelliklerini öğreniyordu.

Taşı yontan ve cilalayan ilkel zanaatçı, taşın özelliklerini, kendi elleri ve gözleriyle incelerdi. Zanaatçı, taşın sert olduğunu, kuvvetle vurulursa parçalanabileceğini ve bağırmayacağını bilirdi. Gerçi taşlar birbirine benzemezlerdi. Belki aralarında dile geleni de bulunurdu. Böyle tahminler bizi güldürebilir. Ama ilkel insan bunu çok ciddiye alırdı. İlkel insan, daha olayları yasalara bağlayamadığı için, hayat ona hep istisnalarla dolu gibi gelirdi. Dünyada birbirine benzeyen iki taş bile bulunmadığını gören insan, özelliklerinin de başka olabileceğini sanırdı. Taştan yeni bir kazma yaparken, bunun da toprağı eski kazma gibi kazabilmesi için onu tıpkı eskisine benzetmeye çalışırdı.

Yüzlerce ve binlerce yıl geçti. İnsanın elinden gelip geçen çeşitli taşlardan, yavaş yavaş özellikleri ortak olan genel bir taş kavramı meydana geliyordu. Bütün taşlar sertti. Demek taş sert bir maddeydi. Hiçbir taş konuşmadığına göre demek taşlar konuşmazdı. Böylece bilimin ilk tohumları, yan maddeler hakkında kavramlar doğdu.

16- Tanrılar Olymposa Çekiliyorlar

Büyülü masal dünyasının sisleri arasında, insanın gözleri önünde yavaş yavaş eşyanın gerçek şekilleri belirmeye başladı. İlkel insanlar eski zamanlarda, her yerde yani her taşta, her ağaçta ve her hayvanda ruhların yaşadığına inanırlardı. Artık bu inancın sonu gelmişti. İnsan, her hayvanda bir ruh yaşadığına inanmaz oldu. Onun zihninde bütün hayvanların ruhunu, ormanın en sık ve karanlık yerinde yaşayan bir orman tanrısı temsil etmeye başladı.

Artık çiftçi de her demette bir ruh yaşadığına inanmıyordu. Kafasında bütün ürünlerin ruhları birleşerek, başakları büyüten bir tek bereket tanrıçasına dönüşmüştü. Eski ruhların yerini alan bu tanrılar, artık insanların arasında yaşamıyorlardı. Bilgi, onları insanın yaşadığı yerlerden gittikçe daha uzaklara kovuyordu. Tanrılar da mesken olarak insan ayağının basmadığı karanlıkları aydınlatıyor, dağları saran sisleri dağıtmaya başlıyordu. Yeni yerlerinden de kovulan tanrılar, bu sefer göklere çıkıyor, denizlerin dibine iniyor, yerin derinliklerinde, yeraltı ülkesinde gizleniyorlardı.

Zaman geçtikçe tanrılar insanların arasında daha seyrek görülmeye başladılar. Tanrıların yeryüzüne inerek savaşlara, yahut bir kalenin kuşatılmasına katıldıkları yolundaki efsaneler ağızdan ağıza dolaşmaya başlamıştı.

17- Dünya Genişliyor

İlkel insan gerçeği masaldan, bilgiyi kör inançlardan ayıramazdı. Kaymağın sütten ayrılıp sütün yüzeyinde toplanması gibi, bilginin de kör inançlardan ayrılıp başlı başına bir varlık olması için binlerce yıl gerekmişti.

18- İnsan Yeryüzünü Dolaşıyor

İnsanın beş bin yıl önce yaşadığı dünya dardı. O zaman bir Mısırlı çevresine baktığında, sağında ve solunda birer duvar gibi yükselen Libya ve Arabistan sıradağlarını görürdü. Bunların arasında Nil ırmağı akardı. İleride korkunç kara bir uçurumdu deniz. Arkada, Nil’in fışkırdığı anaforlar ve akıntılar cehennemi vardı. Bunların üstünde de, sıradağlara oturmuş gibi yeryüzünün mavi tavanı… Mısırlı, bütün dünyayı bu daracık odada sanırdı.

Mısırlılar, dünyada başka ırmak ve başka kimse yokmuş gibi, Nil’e “ırmak”, kendilerine de “insan” derlerdi. En yakın komşuları olan bedevileri bile insan yerine koymayıp, Apopi adlı şeytanın oğulları sayarlardı. Mısırlı, yabancılara insan gözüyle bakmazdı. Savaş esirleri öldürülürdü. Askerler ödül almak için, düşmandan kestikleri eli önderlerine getirirlerdi.

Zamanla bereketli Nil Vadisi, daha çok buğday vermeye başladı. Ve insanlar bu nimeti, tam anlamıyla hak etmişlerdi; çalışmış, kanallar açmış, bent ve setler kurmuşlardı. Nil’in sularını tarlalara akıtarak onları kuraklık tehlikesinden kurtarmışlardı.

İnsanlar toplu halde, yarı bellerine kadar suda çalıştıkları halde, yine de yapılacak işlere adam yetmiyordu. Artık eskiden olduğu gibi, savaş esirlerini öldürmek ve ellerini kesmek çıkarlarına uygun değildi. Esirlere, çalışabilmeleri için elleri bağışlanırdı.

Bir zamanlar bütün toplulukça birlikte yapılan iş, daha sonra yüzlerce insan arasında bölünmüştü. Mezar duvarlarında, çiftçi ve zanaatçıları çalışırken gösteren resimler vardı. Çömlekçi çömelmiş, elle tezgâhını çevirir. Marangoz testereyle tahta keser. Kunduracı bir tabureye oturmuş, sandal diker. Demirci kâh bir ayağıyla, kâh diğeriyle körüğe basarak, ocaktaki ateşi körükler. Çiftçi, iki uçlu bir üvendireyle öküzleri dürterek çift sürer.

İşbölümü olan yerde değiş tokuş da vardır. Mezarların ve tapınakların duvarlarındaki çalışan insan tasvirlerinde, alışveriş eden insanlar da görüyoruz. Sepetinin önünde diz çökmüş bir balıkçı, balık verip demirciden bir deste olta iğnesi alıyor. Çiftçi, meyveleri bir çift sandalla değiştiriyor. Avcı, içinde kuş bulunan bir kafesi verip boncuk alıyor.

Derken pazarlık başlardı. Zamanla, bu değiş tokuşun yapıldığı yere “fiyat” anlamına gelen “sevene” denmeye başlandı. Kuzeyde yaşayan öbür komşularsa, mallarını Mısır’a kendileri getirirlerdi. Fenike gemicileri, Mısır kıyılarına gittikçe daha çok uğramaya başlamışlardı. Denizciler, gemiyi kıyıya çekip halatlarla iskeledeki taş babaya sağlamca bağladıktan sonra, ağaç kütüklerini ve bakır filizlerini boşaltmaya girişirlerdi.

O zamanki insanların alışverişi hem ziyaret, hem ticaretti; böylece yeryüzünü de öğreniyorlardı. Adalara, dağlara, vadilere ad verilmeye başlamıştı. Bu adlara bakarak, bir ülkede ne gibi zenginlikler bulunduğunu hemen söylemek mümkündür.

Fenike’nin Sedir Vadisi’nde Sedir Ormanları vardı. Bakır Adası denen Kıbrıs’tan bakır getirilirdi. Malakit Yarımadası’nda (bugünkü Sina Yarımadası) Malakit denen yeşil bakır taşı çıkarılırdı. Şimdi Toros Dağları denilen Gümüş Dağlar’dan da gümüş elde edilirdi.

Vaktiyle insan, dünyada en çok bulunan şeyin kum, en büyük şeyin de dağ olduğunu sanırdı. Bugün bile çok büyük bir şeye “dağ gibi”, çok küçük bir şeye de “kum tanesi kadar” derler. Zamanla insan, yaşadığı dünyanın sınırlarını genişletmeye başlamıştı. Dağlara çıktığında bunların göğe değmediklerine şaşmıştı. Taşı cilalarken, dökülen taneciklere ve meydana gelen çiziklere dikkatle bakardı.

19- Anlaşılmaz Yeni Dünya

Gemiler gittikçe daha uzaklara açılıyorlardı. İnsanların karşısında sır ve mucizelerle dolu, kocaman yeni bir dünya duruyordu. Mucizeler ülkesine düşmek için bilinmeyen, yabancı bir kıyıya yanaşmak yeterdi. Bu yeni dünyada insanlar, gözleriyle gördüklerini ve kulaklarıyla duyduklarını daha pek iyice anlayamıyorlardı.

Anlamadıkları yabancı bir dil, onlara yarasa çığlığı ya da bir kuş cıvıltısı gibi geliyordu. Bunlara göre yüksek bir dağ, göğü tutan bir direkti. İlk defa gördükleri büyük maymunları, kıllı erkek ve kadın sanmışlardı. Bu kıllı insanlar, kendilerine yaklaşıldığında tırmalayıp ısırıyorlardı. Kıyıdaki bozkırda gördükleri bir yangını, denize akan geniş bir ateş ırmağı sanmışlardı. Yeni dünyaya dalabilmesi için, insanın kendisi de yenilenmeli ve başkalaşmalıydı.

İnsan, atın o harikulade hızdaki dört ayağına, sabırlı ve dayanıklı deveye hâkim olmuş, bu da kendisine çöl ve bozkırın kapılarını açmıştı. Yüzgeç vazifesini gören kürekler yapıp denizlerde dolaşmayı öğrenmişti. Yabancı ülkelere gidip önceden hiç görmediği şeyleri görmüştü. Yalnız görülmemiş olanı görmek değil, anlaşılmayanı anlamak da gerekiyordu. En güç olanı da buydu. Çünkü insan çoğu hallerde her şeyi baba ve dedelerinden miras kalan, alışılmış eski ölçülerle ölçerdi. Yeni bir şey görünce, onda eskiyi arar, bulamayınca da şaşırır, gördüğünü anlamazdı.

20- Bilim Dünyanın Duvarlarını Geri İtiyor

Bilim günden güne değil, saatten saate gelişiyordu. Çok geçmeden bilinen dünya, kendisine dar gelmeye başladı. Bilim, kendisini sıkan eski duvarları var gücüyle geri itmeye koyuldu.

İnsanlar yüzyıllar boyunca gök kubbenin yeryüzünü bir sahan kapağı gibi örttüğünü sanmışlardı. Zamanla göğün sınırları, yeryüzünün sınırlarını aşmaya başladı. Gökyüzü, Olymposun karlı tepelerinden ayrılarak gittikçe yükseliyordu. Yer, havada asılı kalmıştı. Ayakların altında, aşağıda da gök kubbe vardı. Peki, karanlık yeraltı ülkesi neredeydi öyleyse?

Gök duvarları gittikçe geri çekiliyordu ve bir gün geldi, duvar diye bir şey kalmadı. Sonsuzluktu çevre. Bu sonsuzlukta, sayısız dünyalar arasında, dünyamız serbestçe yüzüyordu.

25 yüzyıl önce yazılmış ilk bilim kitabında dünya işte böyle tasvir edilir. Doğu hakkındaki bu kitabı, Thales’in dostu ve öğrencisi Anaksimandros yazmıştı.

21- İnsana Övgü

Bir zamanlar insan, kıyılarında yaşadığı ırmağın dünyanın tek ırmağı olduğunu sanıyordu. Yüzyıllar sonra, Herakles’in direkleri denilen okyanus kapılarına dayanınca, bunun da dünyayı çepeçevre saran büyük bir ırmak olduğu hükmüne varmıştı. Aslanı ilk gördüklerinde, ona “Büyük Köpek” diyen ataları gibi, o zamanın insanı da okyanusa “Okeanos Irmağı” demişti.

Görüş ufukları genişlemişti. İnsanlar dünyada birçok ırmak ve deniz olduğunu öğrenmişlerdi. Ama dünyanın tek bir dünya olduğu hakkındaki kanıları değişmemişti. Gökyüzüne dikkatle baktıkları zaman başka dünyalar da görüyorlarsa da, gök okyanusunun bu adaları onlara ejder, yılan, kanatlı at şeklinde birer canavar gibi geliyordu.

Derken insan yeri gökten ayıran mesafeyi, düşüncesiyle, aklıyla aşmayı denedi. Her şeyi bilmek ve kavramak isteyen akla, meraklı gözler yardım ediyordu. Gözler, en yakın gök adasında dağ ve ovalar seçmeye başladılar. Anaksagoras şöyle diyordu: Ay da bir dünyadır. Dünyamız, evrenin tek dünyası değildir. İnsan sonsuzluk yolunda gittikçe ilerliyor, evrenin enginliklerinde ilk defa dolaşıyordu. Büyüğü küçükten, uzağı yakından, daha pek iyi ayırt edemiyordu.

Yıldızların dünyaya uzaklık derecesini anlamaya çalışıyordu. Bir zamanlar Hesiodos gökten atılan bir örsün, dünyaya dokuz gün dokuz gece sonra düşeceğini söylemişti. Artık insanlar, yıldızların çok daha uzak olduğunu biliyorlardı.

Yeryüzündeki dağların bile yüksekliği daha ölçülmemişken, yıldızlara kadar olan mesafeyi nasıl ölçmeliydi? Dağlar, olduklarından çok daha yüksek görünüyordu insanlara. Çünkü karlı tepelere daha kimse çıkmamıştı.

Anaksagoras, güneşin Peloponnesos Yarımadası’ndan büyük olduğunu söylerken, hep yer ölçüsüyle ölçüyordu. Ne olursa olsun, ölçüyordu ya!

Dünyamıza Ay’ın mı Güneş’in mi, daha yakın olduğunu anlamaya çalışıyor ve “Ay daha yakındır” diyordu, “Güneş tutulurken, Ay’ın güneşi kapaması bundandır.” Böylece güneş tutulması bir parıltı gibi, insana gökyüzünün derinliklerini aydınlatmıştı.

İnsan, üzerinde yaşadığı dünyayı da gittikçe daha iyi tanıyor, bilinmeyenin sınırlarını daha ötelere taşıyordu.

Madenciler yerin derinliklerinden gümüş ve demir çıkarırlardı. Karanlık maden ocaklarında çanak kandiller, nemli loş galerileri aydınlatırdı. Kandile tam on saat yanacak kadar yağ doldurulurdu. Hep karanlık olan yerin altında, vakit başka türlü nasıl bilinebilirdi? Maden filizi, yeryüzüne bir zamanlar olduğu gibi sırtla değil, ağaç bocurgatların yardımıyla çıkarılırdı. Filiz de önceki gibi çukurlarda değil, daha fazla demir veren fırınlarda eritilirdi.

İnsan yeryüzünü de, denizi de fethediyordu. Atina’ya denizyoluyla, Kafkaslardan ağaç kütükleri, Afrika’dan fildişi, Kırım’dan hayvan ve buğday, Kolkida’dan balmumu, Arabistan’dan amber getiriliyordu.

İnsan yeryüzünü gittikçe artan bir cesaretle değiştiriyordu. Bir yerde kanal açıp gemi yüzdürüyor, başka bir yerde taş dalgakıranlar yaparak deniz kıyılarını düzeltiyor, gemi sığınabilir hale getiriyordu. Dalgakıran öyle derin bir yerde yapılıyordu ki, on kişi birbirinin omzuna çıksa, en üstteki yine de su altında kalırdı.

Herhangi bir şehrin dolaylarındaki yamaç, muazzam bir açık hava tiyatrosuna çevrilirdi. Seyircilerin oturacağı sıralar kayalara oyulur ve arkaya doğru basamak basamak yükseltilirdi. Böyle bir tiyatro otuz binden fazla seyirci alabilirdi.

İnsan, yeraltında hiçbir şeye yaramayarak yatan mermerle fikirlerine şekil veriyordu. Tanrıların şerefine yapılan bir tapınağın her sütunu, onu yaratan insanı övüyordu.

Bu listenin kaynağı M. İlin – E. Segal’in yazdıkları ‘İnsan Nasıl İnsan oldu?’ adlı eserdir. Kütüphanenizde olmasını diliyoruz. Kaldığımız yerden başka bir listede devam edeceğiz.

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.

İlginizi Çekebilir
En iyi 18 felsefi film!

En iyi 18 felsefi film!

0
0
20 Aralık, 14:37
En iyi kişisel gelişim filmleri

En iyi kişisel gelişim filmleri

192
0
19 Aralık, 15:56
2017’nin en iyi 13 filmi

2017’nin en iyi 13 filmi

31
0
17 Aralık, 17:21
Mutlu olmanın formülü

Mutlu olmanın formülü

94
0
12 Eylül, 23:41
10 şairden 10 sonbahar şiiri

10 şairden 10 sonbahar şiiri

1548
0
11 Eylül, 23:23