Avrupa Parlamentosu seçimleri: Mali kriz sonrası sağ partilerin ittifak arayışı, Birliğin geleceğini nasıl etkileyecek?

0


Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde ilk kez bu kadar yoğun tartışmalara şahit oluyoruz. Üstelik tartışmalarda sık sık Avrupa’nın geleceğine ilişkin kötümser yorumlar öne çıkıyor.

Yoğun tartışmaların ve kötümser yorumların arkasında, 2008 mali krizinin harekete geçirdiği dinamiklerin siyasal sonuçlarının gündeme getirmiş olduğu olasılıklar var.

Aşırı sağcı – popülist partilerin, Avrupa çapında bir blok oluşturma çabası ve bu çaba netice verirse, Avrupa Birliği süreci üstünde yapabileceği etkisinde bırakır bilhassa kaygı yaratıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Jean Claude Juncker’in yakın süre ilkin Almanya’da gösterilen Handelsblatt gazetesiyle yapmış olduğu bir söyleşideki, “Artık birbirimizi sevmiyoruz. Ortak libidomuzu kaybettik” sözleri bu kaygıları ve kötümserliği oldukça güzel bir şekilde yansıtıyordu.

Mali kriz taşları yerinden oynattı

2008’deki mali kriz, Avrupa Birliği sürecini ekonomik ve siyasal anlamda derinleştirme çabalarını iki yönden sarstı.

Kredi piyasalarının, bankaların kredi vermekteki isteksizliklerinden kaynaklı olarak, ani daralması ve hızla derinleşen ekonomik gerileme, (resesyon) yalnızca işçi sınıfını değil, orta sınıfının refah düzeyini de, işsizliği arttırarak, minik ve orta boyutlu işletmelerin iş yapma koşullarını zorlaştırarak, hatta iflasları sıklaştırarak negatif yönde etkiledi.

Gelir dağılımındaki eşitsizlikler, güncel konulardaki tartışmaların ön sıralarına terfi etti. Bu konudaki araştırmaları ile tanınan Fransız ekonomist Thomas Piketty’nin mevzuya ilişkin kitabı oldukça ilgi çekti, büyük yankı uyandırdı.

Mali krizden negatif yönde etkilenen kesimler, destek ve yardım almak umuduyla gözlerini, ülkelerinin hükümetlerine, siyasal temsilcilerine, yönetici seçkinlere çevirdiler. Sadece hükümetler ve yönetici seçkinler, o sıralarda finansal piyasaları kurtarmakla, ortaya çıkan mali yükü devlet bütçesine geçirme etmekle meşguldü.

Mali krizi yaratan büyük bankaların, krizden görevli genel müdürleri ve yönetim kurulu başkanları, çalışmış oldukları bankalar devletten yardım alırken, hala kendilerine dudak uçuklatan ücretleri ve ikramiyeleri vermeye devam ediyorlardı.

İslamofobi ve geleneksel Yahudi düşmanlığının canlanması

O dönem, Financial Times’dan Martin Wolf iş çevrelerinin liderleri için “alışılmadık yetenekli insanoğlu oldukları için bu ücretleri, ikramiyeleri aldıklarını düşünüyorduk. Bizlerden farkları yokmuş” diyecekti.

Krize yol açmış olduğu, bankaları batırmaktan görevli olduğu düşünülenler eskisi benzer biçimde yaşamayı sürdürürken, halk kesimlerine de bütçeye gelen ek yükleri omuzlayabilmek için kemer sıkmak, sıhhat, eğitim benzer biçimde toplumsal harcamalara getirilen kısıntıların sonuçlarına katlanmak kalıyordu.

Bu dinamikler, orta sınıflarda ve çalışanlarda “kurulu düzene”, liberal demokrasiye, Avrupa Birliği’nin ekonomik kurallarına karşı bir tepki, “seçkinlerin” halkın problemlerine ilgisiz kaldığına, krizi yönetmeyi beceremediklerine, ayrıcalıklarını hakketmediklerine ilişkin algıları güçlendirdi.

Bu dinamikler, ondan sonra popülizmin yükselişi olarak tanımlanacak gelişmelerin bir ayağını oluşturuyordu. Bu gelişmelerin ikinci ayağını ise, mali krizin Avrupa Birliği periferisindeki ülkelerde yaratığı sarsıcı, hatta yıkıcı etkilerin toplumsal neticeleri oluşturdu.

Bu yıkıcı etkilerle yakından ilişkili, “Arap Baharı” olarak adlandırılan siyasi-askeri çatışmaların yıkıntılarının yol açmış olduğu insanı krizlerin dalgaları Avrupa kıyılarına ulaştığında, yarattıkları “göçmenler krizi”, “İslamcı terörizm” olguları patlak verdi.

“Göçmenler krizi”, “İslamcı terörizm”, yalnızca birinci ayağın ihtiva ettiği, yönetici, seçkinlerin beceriksizliklerine ilişkin algıları güçlendirmekle kalmadı. Bunlara ek olarak da Avrupa ülkelerinin tarihindeki ırkçı refleksleri; ilkin İslamafobiyi, sonrasında da geleneksel Yahudi düşmanlığını canlandırmaya başladı.

Almanya hedef ülke haline geldi

Mali krizin etkileriyle sarsılan ikinci varsayım da Avrupa Birliği üyesi ülkelerin aralarındaki eşitlik ilkelerine, birliğin iç işleyişine ilişkindi.

Avrupa’da tarihsel olarak Akdeniz ülkeleri (zeytin yağı kuşağı) bölgesi ve Almanya, Fransa, Belçika, Danimarka benzer biçimde ülkelerden oluşan endüstri kuşağı ülkeleri ayrımı, Batı Avrupa ve Doğu Avrupa ayrımları vardı.

Sadece bu bölgesel ayrılıkların, AB üyeleri arasındaki eşit ilişkiler, bütünleşme ve benzeşme (convergence) süreçleri içinde erimekte olduğu varsayılıyordu. Mali kriz ve göçmenler krizi, bu bölgesel farklılıkları, ekonomik ve siyasal boyutlarıyla beraber gözler önüne sermekle kalmadı daha da derinleşirdi.

Mali kriz hem Akdeniz ülkelerini hem de Doğu Avrupa ülkelerini şiddetli bir borç krizi olarak vurdu, ekonomilerini derin bir resesyona itti, toplumsal istikrarlarını sarstı. Dahası sonrasında gelen kurtartma paketleri süreçleri ise, Avrupa Merkez Bankası’nın ve Avrupa Komisyonu’nun Almanya ve Fransa benzer biçimde merkez ülkelerin, esas olarak da Almanya’nın iradesini yansıttığı izlenimini yarattı.

Mali krizin etkisiyle ekonomileri durma noktasına gelen ülkeler, ekonomik kurtarma paketlerinden yararlanabilmek için bu iradenin dayattığı reçeteleri, toplumsal sonuçlarına bakmadan, kabullenmek zorundaydılar.

İtalya ve Yunanistan’da bu reçeteleri kabul etmek istemeyen hükümetlerin, AB merkezinin basıncıyla değişmiş olduğu, toplumsal sarsıntıların derinleştiği görüldü.

Bu gelişmeler AB’nin merkez ülkeleriyle, çevre ülkeleri arasındaki çelişkileri, krizden en büyük ziyanı gören kesimler içinde adeta bir düşmanlık derecesine yükseltti.

Mesela Almanya’nın tabloid gazeteleri “Zeytin yağı kuşağı” ülkelerinin halklarını tembellikle ve beleşçilikle suçluyor, bu ülkeler de Almanya’ya ve Alman Şansölyesi Merkel’e öfkelerini, Nazi periyodunu anımsatarak ifade ediyorlardı.

Göçmenler dalgasının tesirleri

İkinci varsayımı sarsan bir öteki gelişme de “göçmenler krizinin” etkilerine ilişkindir. Göçmenler dalgası bilhassa 2015-2016 yıllarında Şimal Afrika’dan ve Ortadoğu’dan gelenler bağlamında ilk olarak İtalya ve İspanya’yı, Türkiye üstünden gelenler de, Doğu Avrupa ülkelerini etkiledi.

Göçmenler krizinde de, krizin etkileriyle boğuşan ülkelerin beklentileriyle Almanya benzer biçimde iş gücüne gereksinim duyan ülkelerin tavırları değişik oldu.

Göç dalgasıyla karşılaşan ülkelerde, merkez ülkelerden, bu krizle baş etmelerine destek olabilecek mali yardımlar yeterince gelmeyince, sırtlarındaki yükü, öteki üye ülkeler içinde paylaşarak azaltacak önlemler alınamayınca, AB’nin merkez ülkelerine, genel olarak AB’nin yabacılar politikalarına karşı milliyetçi, “yerelci” (nativit) hatta Müslüman düşmanı, giderek faşizan eğilimler sergileyecek akımlar ve popülizm denen olgu güçlenmeye başladı.

Birliğin bütünlüğü tehlikede mi?

Mali krizin, göçmenler krizinin ve terörist saldırıların etkilerinin pekiştirdiği siyasal eğilimler, tam da Avrupa Birliği Parlamentosu seçimlerine giderken, “Avrupa Birliği’nin bütünlüğü tehlikede mi?” sorusunu gündeme getiriyor.

Bu sual oldukça mühim gözlemlere dayanıyor. Bu gözlemlerden biri siyasal coğrafyadaki parçalanma eğilimine ilişkin.

Derhal tüm Avrupa devletlerinde, son yıllarda yükselen popülist akımlar, yeni siyasal partiler doğurdu ve seçimlere katılan partilerin sayıları arttı. Çoğunluk sistemini değil de nispi temsil sistemini benimsemiş ülkelerde parlamentodaki parti sayısı arttı. Öteki taraftan, geleneksel merkez partilerinin oy tabanları, yeni gelen popülist partilerin lehine daralmaya, merkez partilerin meclisteki iskemle sayıları azalmaya, hatta içlerinden, popülist partilere katılmayan sadece onların tesirinde kalan yeni “merkez” partileri çıkmaya başladı.

Bu parçalanmadan en oldukça aşırı sağcı, kimi süre faşizan eğilimler sergileyen partilerin yararlandığını, bu partilerin parlamentoya girdikleri hatta hükümetlere ortak oldukları görülüyordu.

İspanya seçimlerinde, General Franco devrildikten bu yana ilk kez aşırı sağcı bir parti, Vox’un doğduğu yıl, yüzde 10’un üstünde oy alarak parlamentoya girebildi.

Avrupa siyasetinde parçalanma süreci, Birliğin “ortaklaştırılmış egemenlik” modeline kuşkuyla yaklaşan, ırkçı, milliyetçi, kimi süre İslam ve Yahudi düşmanı kodlarla konuşan partilerin, İspanya, Almanya, Fransa, İtalya, Danimarka, Finlandiya, Macaristan, Polonya, Romanya, Letonya benzer biçimde ülkelerde güçlenmesi, ülkelerin siyasal iklimlerinin değişmesi hızlanıyordu.

Milliyetçi enternasyonal kurma çabası

Avrupa Parlamentosu seçimlerine giderken, bu parçalanma süreci, AB sürecini tehdit edecek yönde yeni ve başka türlü bir “birleşme” çabasını ortaya çıkardı.

İtalya’da hükümet ortağı aşırı sağcı Liga partisinin lideri Başbakan yardımcısı Matteo Salvini, Macaristan’da Fidetz, Almanya’da AfD, ve Fransa’da LePen’in, Avrupa çapında bir milliyetçi partiler ittifakı, bir tür “milliyetçi enternasyonal” kurmaya çalmış olduğu görülüyor.

Başarıya ulaşmış olunduğu takdirde bu blokun, Avrupa Parlamentosu’nda üçüncü büyük grup olarak, AB politikalarının oluşmasında ya da sabote edilmesinde mühim bir rol oynayacağı düşünülüyor.

Birçok siyasal analist, parçalanma eğilimi ve “milliyetçi enternasyonal” kurma çabalarında, jeopolitik etkenlerin de güçlendirici bir rol oynadığına ilişkin gözlemlerini paylaşıyor.

AB üyesi ülkelerdeki sağcı partilere sağlanan güçlendirici etkenlerin, iki ayrı ‘kutuptan’, bir yanda ABD Başkanı Trump’un oy tabanı, Hristiyan evanjelik sağın temsilcisi Steve Bannon’dan ve diğer yanda Rusya Devlet başkanı Putin’den mali ve siyasal destek olarak geliyor olması da ek olarak garip.

Putin ve Steve Bannon niçin aynı siyasal grupları destekliyor?

İngiltere’de Brexit hareketinin kurucusu Nigel Farage’ın “günümüzde Batı dünyasının en büyük düşünürü ve aktivisti” olarak nitelediği Steve Bannon’un, Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevinden atıldıktan sonrasında, etkinliğini, evanjelik sağın iş çevrelerinden sağlamış olduğu kaynaklarla beraber Avrupa’ya taşımış olduğu anlaşılıyor.

Bannon, Avrupa’da sağ popülist dalga içinde, “Batı uygarlığını, İslam, sosyalizm, ateizm, LGBT benzer biçimde kötülüklerden arındırarak birleştirmek ve kurtarmak” amacıyla bir internasyonal network kurmaya çalışıyormuş. Elinde büyük mali kaynaklar olduğu anlaşılan Bannon’un, eski bir İtalyan manastırında kurduğu “Academy of Judea Christian West” adlı bir yapılanma içinde örgütlenmeye çalmış olduğu da konuşuluyor.

Bannon, Avrupa ve Hristiyan Batı üstünde, ABD liderliğini güçlendirmeyi ve Batı “uygarlığını” birleştirmeyi amaçlayan bir tesir olarak görülebilir.

Putin’in, Bannon’un desek verdiği siyasal grupları destekleme amacının, aynı kaygılardan kaynaklandığını söylemek kolay değil. Putin’in daha oldukça Avrupa Birliği’nin karşısına benzeşik, kuvvetli bir ekonomik siyasal, hatta askeri blok olarak çıkmasını önleme kaygısıyla hareket ettiğini düşünmek daha gerçekçi olacaktır.

Bundan dolayı, Putin’in Avrupa Birliğine karşı, birliği dağıtmak isteyen, sağcı milliyetçi popülist siyasal gruplara, Birliğin istikrarını bozmak amacıyla destek vermek istemesinin bir anlamı var. Bu grupların, Batı’nın Rusya’ya uyguladığı yaptırımlara karşıcılık ediyor olması da Putin açısından bir başka avantaj.

Sadece son dönemde, sağ popülist gruplarda, bir strateji değişikliği eğiliminin belirmeye başladığına ilişkin gözlemler de var.

Sağ popülist partiler ve akımlar içinde son dönemde ortaya çıkmaya süregelen yeni eğilimler, bu grupların Avrupa Birliği’ni yıkmak fikrini terk ederek, onu belli bir yönde tekrardan şekillendirmeyi amaçladıklarını düşündürüyor.

Avrupa sağında, “AB’de kalma” yaklaşımı benimseniyor

Foreign Policy’den Susi Dennison “Avrupa Karşıtı Partiler Artık Avrupa Karşıtı Değil” başlıklı analizinde, AB’den çıkma talebinden vazgeçen İtalya Başbakan yardımcısı Matteo Salvini’nin benimsediği “sağduyunun Avrupası” yaklaşımının, öteki sağ popülist partiler tarafınca da benimsenmekte bulunduğunu gözlemlediğini aktarıyordu.

“Sağduyunun Avrupası” projesi, güvenlik mevzularına daha oldukça ehemmiyet verecek, göçmenlik sorunlarını, göçmen gelişi kadar göç verme (beyin göçü) sorunlarını daha yakından denetleyecek ve “ilkin ulusal çıkar” ilkesini benimseyecekmiş.

Dennison, bu yaklaşım değişikliğinde ise şu etkenlerin rol oynadığını çözümleme ediyor;

  • İngiltere’nin AB’den çıkma çabalarının karşılaşmış olduğu zorluklar,
  • AB üyesi ülkelerin vatandaşlarının yüzde 68’nin, AB üyeliğinin ülkeleri için yararlı olduğuna inanıyor olmaları (YouGov araştırması)
  • ABD-Çin-Rusya benzer biçimde büyük güçler karşısında, bir blok içinde korunmanın daha akla yakın olması

Kısacası sağ popülizmin projesinin, Avrupa Birliği’ni yıkmaktansa, dışa kapalı, daha baskıcı, yabancılara hoşgörüsüz, Müslümanlara düşman özellikler kazanarak, “Steve Bannon’un projesini” anımsatır bir yönde değişmekte olduğu görülüyor.

Avrupa Birliği’nin yönetimi söz mevzusu olduğunda, millet devletlerin temsilcilerinden oluşan Komisyon, Parlamento’dan daha etkilidir.

Bundan dolayı, Avrupa Birliği Parlamento seçimleri genel anlamda pek fazla ilgi çekmez, katılım devamlı oldukça düşük düzeyde kalır. Sadece, sanırım bu kez durum birazcık değişik. Sağ popülist partilerin başarı göstererek Parlamento’da kuvvetli bir grup oluşturmayı başarmaları, salt Avrupa Birliği’nin geleceği açısından değil internasyonal jeopolitik açısından da mühim sonuçlar doğurmaya aday olacak benzer biçimde görünüyor.

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu seçimlerinde, 28 üye ülkedeki 512 milyonu aşkın kişiyi temsil etmek için 751 parlamenter seçilecek. Seçim 23 ve 26 Mayıs tarihlerinde gerçekleşecek.



CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here