BaBa Zula’dan Murat Ertel: Batı’dan gelen bombardımanda özgün kalmak çok değerli

0


MÜJDE YAZICI ERGİN

[email protected]

[email protected]

BaBa Zula, Murat Ertel yapımcılığındaki 10’uncu albümü ‘Derin Derin’i yayınladı. Beş yılın ardından çıkan albüm vesilesiyle grubun kurucularından Murat Ertel ile konuştuk.

BaBa Zula yıllardır bulunduğumuz coğrafyanın kültürel mirasını modern elektronik altyapılarla birleştirerek Türkiye ve yurt dışındaki dinleyicilere ulaştırıyor. Geçen 22 yıl içinde kendinizi, ‘kültürel mirası tanıtmak’ gibi bir misyon içinde buldunuz mu? Kültürel bilinç hakkında neler söylersiniz? Bu başından yola çıktığınız bir bilinç de olabilir, sonradan edinilmiş de… Kendinizi böyle bir misyon içerisinde görüyor musunuz?

Kültürel mirası tanıtmak gibi bir misyonun içinde olduğumuzu düşünmüyorduk ama sanırım belli bir şekilde savunmaya geçtik. Özellikle lisede ve üniversitede İngilizce öğrenerek ve İngiliz kültürünün içinde yol alarak yetiştiğim için sanırım bir tepki olarak çocukluğumda ve ilk gençliğimdeki kültürün ne kadar değerli olduğunu daha sonra üniversiteye geldiğim sıralarda iyice bilinçlenerek fark ettim.

BaBa Zula da tabii ayrı bir hikaye. Bir şekilde bir kolektif bilinçaltı var aslında; her ne kadar kolejlere gitseniz de, sosyetik yaşam sürdüren bir insan olsanız da, ya da dini birtakım kültürler etkisinde olsanız bile, bu coğrafyanın kolektif kültürel bir bilinçaltının olduğu söylenebilir.

Aşıklar için de bu söylenebilir. Örneğin aşıkları her ne kadar yok saymaya çalışsalar bile, bu bilinçaltına yerleşmiş bir durum aslında. Bu bilinçaltının farkındalığı, bunun güzelliği bize çekici geliyor gerçekten. Bu bir görev olarak değil de, çekici ve takip ettiğimiz bir yol aslında. Bir yandan yurt dışına gittiğimizde “Aa siz Türk müsünüz?”, “Türk müziği bu mu?”, “Bu enstrümana ne deniyor?” gibi sorularla karşılaştığımız için bir yandan bunların tanıtımı yapıp bir elçi haline geliyoruz tabii. Her ne kadar istemesek veya planlamasak bile bu durumun içindeyiz.

Geleneksel Doğu kökenli enstrümanlara ilginiz ne zaman başladı?

Sanatçı bir aileden geldiğim ve Mengü Ertel, Turan Selçuk, İlhan Selçuk gibi insanların da dostları, Türkiye’nin önde gelen sanatçıları olduğu için, hem onların arkadaşları hem de arkadaşlarının arkadaşları Aşık İhsani, Ruhi Su, Zülfü Livaneli gibi insanlar evimize geliyordu. Ellerinde sazlarla geliyorlardı. Saza böyle bir merak başladı.

Evinizde hangi tür müzik dinlenirdi?

Türk sanat musikisine çok fazla değer verilmez, biraz fazla saraylı bulunurdu. Her ne kadar babam Zeki Müren’in akademiden sınıf arkadaşı olsa da, çok fazla Türk klasik müziği dinlenmezdi. Onun yerine kesinlikle Türk halk müziği tercih edilirdi. Bu yüzden de benim için sazın her türlüsü çok ilginç ve makbul bir enstrümandı.

Yerel, etnik enstrüman koleksiyonunuz olduğu doğru mu?

Koleksiyonculuk benim en kötü huylarımdan bir tanesi. Değişik konularda
koleksiyonlarım var. Bunlardan bir tanesinin enstrüman olduğu söylenebilir. Yalnızca enstrüman koleksiyonum da yok aslında. Örneğin Türk davul makinalarına meraklıyım, onları topluyorum. Hala daha topluyorum. Eskiden gitar topluyordum ama belli bir sayıya gelince artık bıraktım. 15 kadar elektro gitarım var. Daha fazla istemiyorum. Böyle diyorum ama geçen gün oğullarım elektro gitar al baba diye tutturdular. Küçük ama gayet profesyonel iki tane elektro gitar aldım onlara.

Enstrüman avına çıkıyor musunuz?

Enstrüman avına pek çıkmıyorum ama ben bir şey yapmasam bile bir telefon geliyor. Tam şurada sana göre bir saz var, 60’lardan kalma vs. gibi; gidip bakıyorum hemen tabii, itiraf etmeliyim bunu.

Albümdeki elektro saz ve bariton elektro ud, siz ve Periklis Tsoukalas tarafından tasarlanmış. Dünyada bunlardan sadece birer tane var. Enstrüman tasarlamak müzisyenliğin önemli mertebelerinden biri. Enstrüman tasarlamaya ihtiyaçtan mı, meraktan mı, fazla ilgiden mi; hangi etkiyle vardınız?

Enstrüman tasarlamaya saz olarak bakmazsak, değişik sesler çıkaracak enstrümanlar yapmaya çocukluktan başladığım söylenebilir. Birtakım aletleri tasarlanmadıkları şekilde kullanarak farklı sesler elde edebileceğimi çok küçük yaşta fark etmiştim.

Beş yaşında kurduğum ilk grup ‘Mavi Güneş’ti. Radyoyu, pikabı ve mikrofonları değişik şekilde kullanabiliyordum. Tam söylerken amfiyi kapatınca lambalı amfinin sönerken ki veya başlarken ki ses bozulmaları ilgimi çekiyordu; onları kullanıyordum.

Saz tasarımına gelince, genelde bağlama boyunda elektro sazlar var, daha küçük veya daha büyük yok. Oysa saz ailesinden benim en sevdiğim akustik saz, divan sazı. Bunu elektro saza taşımak istedim ve ‘divan elektro saz’ yaptım. Aynı zamanda hafif olmasını istiyordum, ona göre bir tasarım yaptım.

İkinci sazım da yine bu sefer normalde üç sıra olan sazı dört sıraya çıkartıp ham bakır diye tabir ettiğimiz çift sarımlı manyetiklerden tek sarımlı manyetikleri deneyip, aynı zamanda da bilgisayar ve synthesizer’la da kontrol edebilmek için bir midi manyetik yerleştirdim. Bu tasarım da güzeldi fakat hesaplayamadığım bir şey olmuştu. Çok ağır olmuştu. Çok ağır olunca turnelere götüremez oldum sazımı. Böylece daha çok stüdyoda çaldığım bir saz haline geldi.

Üçüncü enstrümanınızı nasıl tasarladınız?

Üçüncü tasarımımda son ‘Derin Derin’ albümümde sıklıkla duyulan, ‘Roket’ adını verdiğim, akor burguları eşiğin dibinde olan, kafasız diye tabir edilen küçük sazım. Onu da ihtiyaçtan tasarladım. Hafif ve taşınabilir olmasını istiyordum. Bir de uçaklarda baş üstü dolaplara girebilen bir saz istiyordum.

Bahsettiğim elektrosaz gitarı çok büyüktü. Hosteslerle kavga etmeye başlamıştım. Japonya’ya Amerika’ya çalmaya gittiğimiz ülkelere giderken bindiğimiz uçakların baş üstü dolapları büyüktü. Fakat orada Amerika’nın ve Japonya’nın içinde kullanılan küçük uçaklara sığmıyordu. Taşınabilirlik çok önemliydi, bu nedenle ‘Roket’i tasarladım.

‘Belli bir hüzün duygusu yaşadıkça daha fazla yerleşiyor’

10 albüm sonra dahi halen hayattan, dünyadan, insanlardan yeni ve ilginç noktalar bulup bunları söze, besteye dökebilmek gerçekten büyük bir başarı. ‘Derin Derin’ albümü diğer albümlerinizden sizin için nasıl ayrılıyor bu anlamda? Deneyimli olmanın kattığı yeni bir ‘duygu’ oluyor mu her yeni albümü hazırlarken? Yoksa 22 yıl öncenin heyecanını korumak mümkün mü?

Tecrübe gerçekten önemli. Örneğin ben blues’u çok severim. Tıfıl bir bluescunun çaldığı müzikle 70’lik, 80’lik birinin arasında epey bir fark var. Belirli bir olgunluk müziğe de yansıyor bence. Özellikle hüzün konusunda bunun böyle olduğunu düşünüyorum.

Belli bir hüzün duygusu bence yaşadıkça daha fazla yerleşebiliyor. Tabii ki insanın yaşama sevincini kaybetmemesi önemli fakat hüznün de bir derinliği var. ‘Derin Derin’i yaparken tabii hemen hemen ikiye bölündüğünü söyleyebilirim albümün.

Neye göre böldünüz albümü?

Bir tanesi doğayla ve kuşlarla ilgili olan bir belgesel için yaptığımız enstrümantal bölüm. İkincisi de vokallerin, sözlerin olduğu bölüm. Bu sözlü olanlardan iki tanesi daha çok grupla ve onun yolculukta olması ile ilgili. Gezgin, seyyah, konar göçer olmakla ilgili şarkılar.

Diğerleri de daha çok benim kişisel özel hayatımla ilgili durumlar. Bir tanesi eşime yaptığım bir aşk şarkısı, diğeri küçük çocuğum Arel ile beraber yaptığımız bir baba-oğul şarkısı. Öteki de eşimle sözlerini yazıp bestesini yaptığım hayata yaklaşım şarkısı diyebilirim. Bütün bunların hem naif hem de çocuksu olduğu söylenebilir. Tabii ki derinlik yaşla gelmiyor. Örneğin dört yaşındaki Arel’in sözlerinin de son derece derin olduğunu düşünmekteyim.

BaBa Zula sahnesinde yaratıcı fikirlere yer verir. Siz sahnede olmak, performatif olmakla ilgili neler söylersiniz? BaBa Zula stüdyo grubu olmaktan çok sahne, performans grubu mudur?

Sahne evet çok önemli ve çok disiplinli bir grubuz biz. Bu biraz belki son birkaç yıldır azalmış olabilir; daha önce diğer sanatlarla daha iç içeydik. Bunun eksikliğini hissederek zaten ‘Derin Derin’e bir giriş yaptık. Görsel ve kavramsal olarak çok güçlü, şiirselliği olan bir albüm olduğunu düşünüyorum.

Sahnede olmak da gerçekten çok ilginç ama stüdyoda da kendi karakterimizin olduğunu düşünüyorum. Pek çok insan stüdyoda üst üste kayıt yaparak garip, birbirinden ayrılan, sentetik ve ayrıksı bir müzik yapıyor. Bizde bence daha organik bir yapı var. Tabii ki performans olarak sahnede çok daha başkayız. Bir stüdyo şarkısını sahnede pişirdiğimiz zaman, o hakikaten stüdyo versiyonundan bence daha güçlü oluyor.

Sahnenizin başlayan ve biten bir ‘etnik müzikal’ olduğu benzetmesine neler söylersiniz?

Etnik müzikal yorumunu bir övgü olarak alıyorum. Aynı zamanda ben de her parçanın belli görsel, hayal kurdurucu bir hikayesi olduğunu düşünüyorum.

Kişisel öngörüm, elektro bağlamanın önümüzdeki yıllarda dünyada popüler müziği ele geçireceğine yönelik. Türkiye’de bu enstrümanın genel kullanım alanının dar veya ‘vizyonsuz’ olmasını neye bağlıyorsunuz? Neden popüler veya alternatif müziğe BaBa Zula ve birkaç örnek dışında adapte edilmemiş bu enstrüman?

Elektro bağlama veya saz maalesef onu ilk çalan üstatların bile biraz küçümsediği bir enstrüman. Bazı insanlar bunu arabesk müzikle eşleştirdiler, diğerleri pavyonlarla eşleştirdiler. Bu pavyon durumu enstrümanın küçümsenmesinde en etkili şey oldu. Son derece saygı duyduğum ve ilham aldığım gruplardan biri olan ‘Moğollar’ın muhteşem
kurucusu Cahit Berkay bile bu enstrümana biraz soğuk yaklaşıyor. Bu enstrümanı çalmıyor ve çalanlara da belli bir mesafeyle yaklaşıyordu. Şimdi öyle olmasa bile kendisinin böyle bir tercihi olmadığını biliyorum.

Pek çok insan elektro saza gerçekten karşı ama bu yavaş yavaş kırılıyor. Bu kırılmada bir katkımın olduğunu düşünüyorum. Çorbada tuz gibi, bir dokumada olan iplik gibi. Bazı insanların kendi kültürümüzle ilgili
birtakım kompleksleri var. Bunlardan kurtulmak gerek bence. Batı’ya büyük bir özen var. Oysa Batı kültürü en üstün kültür falan değil. Emperyalist, kapitalist mantıkta kültürel bir kapitalizm ve emperyalizm de geçerli.

Artık her şey savaşlarla olmuyor. Böyle bir bombardıman altında yaşıyoruz ve böyle bir bombardıman altında olmamıza rağmen halen özgün olmanın değeri çok fazla. Bu yüzden bence de elektro sazın veya bağlamanın değeri gitgide yükseliyor. Hatta Batı’da daha da çok yükseldiğini söyleyebiliriz. Bu müzikle büyümemiş, bu müziği sindirmemiş insanlar bile bunu kullanmaya başladılar.

Türkiye’nin yaşayan en önemli kaligrafi üstadı 92 yaşındaki hattat Ethem Çalışkan albüm kapağınızı yorumlamış. İnsanlığın en büyük trajedisine işaret ediyor. Kapakta yer alan fotoğraflar ise 150 yıllık bir objektif ve körüklü bir fotoğraf makinesiyle 200 yıl öncesinin teknikleriyle çekilmiş. Günümüzde insanların albüm değil single yaptığı bir dönemde sizce bunlar olması gereken şeyler mi, yoksa eski albüm çıkarma geleneğini devam ettirme çabası mı?

Sevdiğimi yapan, yapmaya çalışan bir insanım, BaBa Zula da öyle. Plak çocuğuyum ben. Babam bana sen telefon olan bir eve doğdun demişti. Ben müzik dinlerken kaset yoktu. Plaklardan veya radyodan dinleniyordu. Bu yüzden ben plak estetiğine çok hayranım ve hiçbir zaman modası geçmedi.

Plağın modasının geçtiği, insanların “Hala plak mı topluyorsun?” diye benimle dalga geçtiği dönemlerde dahi ben hiç plaktan vazgeçmemiştim. Çünkü görsel olarak bir kere plak çok güzel. Büyüklüğü çok güzel.
CD’nin büyüklüğünden hiç hoşlanmıyorum. Dijitalde de görseller çok zayıf ve soğuk; tutamıyorsunuz.

Estetik birliktelik bence çok önemli ve bu kültürü hep aldım; babam zaten bir grafik sanatçısıydı. Albüm, plak kapaklarıyla büyüdüm. Bana doğal gelen bu zaten. En hoşuma giden şey bu. Harcadığımız emek de gerçekten bizim için bir keyif. Bir geleneği sürdürmeye çalışmak temel kaygımız olmasa da bu keyfin sürdürülmesi önemli. Yeni kuşakların bu keyfe varması da önemli. Özensiz, kötü kapaklar göre göre insanların zevki köreliyor. Bence güzel şeyleri görünce insanlar yavaş yavaş da olsa birtakım şeylerin farkına varıyorlar.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here