Dünyanın en ilginç sanatçısından en ilginç savaş aracı

Evlenecek çiftlere 25 poz önerisi

Ortadoğu’nun kadife sesi Mohsen Namjoo ve 10 şarkısı

Vadim Stein’in 32 fotoğrafıyla dansçılar

Djam: Belki bir limanda bizi bekleyen bir Cafe Aman vardır

Sinema 29 Nisan, 17:21'de eklendi


Tony Gatlif’in son filmi “Djam” devletimizde “Aman Tabip” adıyla gösterime girdi. Filme adını veren Djam, Midilli’de yaşayan özgür ruhlu, delişmen bir genç hanım. Üvey babası Kakourgos onu teknesinin kırılan bir parçasını tedarik etme görevi ile İstanbul’a gönderme sonucu alıyor. Kasımpaşa’da tek yıldızlı bir otelde kalmasını, Galata’daki bıçakçı Korhan’dan bıçak, Hacı Bekir’den lokum almasını tembihliyor. Djam ne yapıyor? İstanbul’a gider gitmez soluğu bir Cafe Aman gecesinde alıyor. Göbek dansının en kıvrak figürlerini coşkulu klarnet soloları eşliğinde icra ediyor.

Cafe Aman 1900 yılların başlangıcında İstanbul, İzmir, Selanik şeklinde Ege’nin iki yakasındaki liman kentlerinde oluşturulan, müzik icra edilen kahvehanelere verilen isim. Bu kahvehanelerin benzerlerine Avrupa’da da Cafe Chantan adıyla rastlamak mümkün. Temelde endüstri devrimi ile beraber şehirleşen toplumun müzik yapmak amacıyla kurmuş oldukları mekanlar. Göç ettikleri coğrafi ve duygu evrenin izlerini kaybetmemek için sığındıkları, ıstıraplarını azca da olsa dindirebildikleri bölgeler buralar. Bu yüzden adının “Aman” olmasına şaşırmamak lazım. Kimler hangi şarkılar çalar kimler bu ezgilere tutunurdu? Cevabı Djam’a anası ile iyi mi tanıştıklarını ve aşık bulunduğunu özetleyen Kakourgos veriyor.

“Bigün restoranı açtığım süre onu gördüm.  İş arıyorum, burası Yunan restoranı mı, diye sordu. O şekilde yazıyor ya, dedim. Çalışmak isterim, dedi. Garson mu olacaksın dedim. Evet garson, dedi. Bigün mutfakta şarkı söylediğini duydum. Kalbim duracak şeklinde oldu. Söyleyen sen miydin, dedim. Hayır dedi, içimdeki sürgün söylüyordu, ben değildim. Ertesi akşam da söylemiş oldu. O şekilde hatırlıyorum. Şarkılar söylemiş oldu. İlk gece bile hepimiz dinlemeye geldi. Hepimiz. Ermeniler, Kürtler, Cezayirliler. Onlar da faşizmden kaçmışlardı. Asuri, Keldaniler. Yanan ormanda hayvanların suya koşması şeklinde, annenin sesine doğru geldiler. Annenin sesi onların memleketi oldu. Onda kendi memleketlerini buldular. Annenin kalbini yiyip bitiren, sürgündü. Yaşamını zehirleyen sürgündü. Anneni öldüren sürgündü. Derdi ki, gözyaşlarımla doldurduğum okyanusa yelken açıp buraya geldim.”

Tony Gatlif tersine bir sihirbaz. Onun tek bir filmini bile seyretmek bunu anlamaya yeter. Tersine diyorum, şu sebeple o öteki sihirbazlar şeklinde gerçeklerden sihir değil, sihirlerden bir gerçek yaratıyor. Kamerasından bizlere uzattığı göz bağları ile gözlerimizi açıyor. Teknenin kırık biyel kolunu onarım ettirmek için Midilli’den Kasımpaşa’ya giden 19 yaşındaki genç kız ve onun müzik, dans, dostluk ve iyilik dolu hikâyesi ne kadar gerçek üstü ise, biz bu hikâyede o denli sahici bir dert buluyoruz. Hem de tüm coğrafyaları dikine, fakat o coğrafyaların yalnızca tek bir sınıfını, yoksullarını yatay olarak kesip onları uzak diyarlara fırlatan o derdi, mülteciliği.

Arda boylarında

Djam İstanbul’da Fransız bir genç hanımla, Avril ile tanışır. Avril’in adam arkadaşı muhtemelen bir Ortadoğulu göçmendir. Avril’in eşyalarını çalıp, onu İstanbul’da yalnız başına terk etmiştir. Oysa Avril Suriye sınırındaki mültecilere yardım etmek için burdadır. Hayata inancını yitirmiş bir halde, kendi sözleriyle ifade edecek olursak “kaybolmuştur”.

Gidecek yeri, hedefi yoktur. Djam’ın karşı konulamaz coşkusuna kapılır ve onun ardında ilkin sürüklenir, sonrasında başını kaldırıp etrafına bakar ve en sonunda onunla yürümeye adım atar.

Djam ona pasaportları yardımıyla kolayca geçebildikleri sınırda, Arda boylarında boğulan mültecilerden bahsederken, insan kaçakçılarının bu yola niçin İpek Yolu dediklerini anlatır. İşte o an Avril adam arkadaşını affeder.

Yunanistan’da ekonomik kriz vardır, grevler sebebiyle kamu hizmetleri durmuş, banka borçlarını ödeyemeyen insanoğlu cinnet ve intiharın eşiğindedir. Yolda banka kredilerini ödeyemediği için her şeyini yitirmiş genç bir adam ile karşılaşırlar. Hayatta tek bir şeyi kalmıştır, onuru. Kendi mezarını kazmıştır, ayakta gömülmek istediğini haykırmaktadır etrafına.

Onun bu isteğine saygı duruşunu, yolları üstünde uğradıkları Kavala’da Djam yapar. Albaylar cuntasının faşist hizmetkârı olan dedesinin mezarını ziyaret eder ve çömelip o mezarın üstüne işer.  Avril şaşkınlık içinde sorar.

“Büyükbabanın mezarına mı işiyorsun?”

“Müziği ve özgürlüğü yasaklayanların mezarına işiyorum.”

Djam budur işte. Büyükbabası da olsa bir faşiste hak ettiğini verecek kadar yüce gönüllüdür. Ne yaşamın gerici kurumları ne de tüm ışıltısına karşın dünya onun gözünü alamaz. Yaşamın güneşine, bu güneşin altında yeşerenlere tutkundur o.

Ormanda kol kola dans ederek “İstemem Babacığım” şarkısını Türkçe ve Yunanca söylerlerken o güneş Avril’i de yeşertecektir.

“Kızım sana dünyayı vereyim mi? Al sarmala onu. / İstemem bu zalim dünyayı/ İstemem Babacığım, istemem dünyayı/ Kızım bu dünya şahane, almasını bilene/ İstemem babacığım, istemem zalim dünyayı.”

Ellerindeki biyel koluyla döndükleri Midilli’de bankalar, kredi borçları, ekip elbiseli adamlar ve mültecilere ilişik şişme bot ve can yeleği dağları beklemektedir iki bayanı. Kısa bir süre sonrasında anlarlar sınıflı toplumda sürgünün kural dışı değil kaide bulunduğunu.

Sürülürler fakat biyel kolu takılı motorlarını maviliklere sürerler.

Kim bilir, kim bilir bir limanda demir atmış bizi bekleyen bir Cafe Aman vardır.

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.