Dünyanın en ilginç sanatçısından en ilginç savaş aracı

Evlenecek çiftlere 25 poz önerisi

Ortadoğu’nun kadife sesi Mohsen Namjoo ve 10 şarkısı

Vadim Stein’in 32 fotoğrafıyla dansçılar

Fatsa’dan Paris’e uzanan bir hikaye… Ressam Onay Akbaş, sanat hayatını Kayıt Dışı’na anlattı…

Kültür Sanat 18 Nisan, 20:34'de eklendi


Türk resminin yaşayan en mühim isimlerinden olan Onay Akbaş, Fatsa’da doğan, 12 Eylül’de Terzi Fikri Fatsası’nda bulunan, darbe döneminde hapse atılan ve hapishanede verem olduğundan de tedavi gören Onay, Fransa’da birçok ödülün de sahibi… Onay, Fatsa’dan Paris’e uzanan öyküsünü, 12 Eylül döneminde yaşadıklarını, sanatçı ve iktidar ilişkisini Kayıt Dışı’na söyledi…

Resimle iyi mi tanıştınız?

Çocukluğum memleketimdir denir ya… Aslen memleketim çocukluğumdur. Çocukluğumun sanat maceramda oldukca mühim bir yeri var. Çocuklar da resimlerimi oldukca seviyor. Renkli oluşuyla, dolu oluşuyla… Çocuklar kendi dünyalarını doldurmakla uğraşırlar. Zihinleri ve ruhları bakirdir. Onu doldurmakla uğraşırlar. 1984’te Maltepe Ressamları diye bir oluşum vardı. Ilk atölyemi Maltepe’de açmıştım. Seneler sonrasında ilköğretim öğretmenim beni buldu. Dedi ki, “Ben tüm öğrencilere ‘Ne olmak istiyorsunuz’ diye sormuştum. Hepimiz “Hekim, avukat” demişti. Ben Fatsa’nın Bağlarca Köyü’nde okudum. Sen “Ressam olacağım demiştin ve tüm derslik güldü” dedi. Ben de dedim ki, “Niye gülüyorsunuz çocuklar, ressamlık da bir meslektir.” Sen o zamandan beri fotoğraf yapmayı düşünüyorsun demişti. Ben Karadeniz’e gittiğimde hatırlatıyorlar: “Sen elinde defterler hayvanların ardında koşup, onların resimlerini çiziyordun.” Bana “yapabilirim” duygusunu aşılayan, Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde okurken ikincilik ödülü almamdı.


Sonrasında iyi mi gelişti öykü?

Tesadüfen Marmara Üniversitesi Mustafa Kemal Atatürk Eğitim Fakültesi’nin fotoğraf, müzik ve gövde bölümlerinin seçmeli öğrenciler aldığını duydum radyodan… Atlayıp geldim İstanbul’a, kimse yoktu. 3 masa vardı karşımda. Beni fotoğraf kısmına yazın dedim. O adları yazan kişi, ondan sonra benim hocam oldu. Vefat etti sonradan. Bana dedi ki, “Evladım, sen her yere soruyorsun, bu kabiliyet sınavıyla alınan bir şey, hangisine yeteneğin var ise ona başvur.” Ben de kendisine, “Beni yaz, benim kim olduğumu biliyor musun?” dedim. Liselerarası yarışmada aldığım ödül, bana o öz itimatı aşılamıştı.

Profesyonelliğe iyi mi adım attınız?

İlk profesyonellik deneyimim Maltepe Ressamları oluşumu ile başladı. Maltepe’de 1984’te, 12 Eylül’ün izleri hemen hemen silinmemişken, korku her yerdeydi. Maltepe’de kiralar oldukca ucuzdu. Bazı sanatçı adayları orada kümeleşmeye başlamışlardı. Aslen şu anda Yeldeğirmeni’nde bulunan ofis-atölye de öyleki bir kümeleşmenin ortasında. Orada 4 yıl ustalaşmış sanat deneyiminde bulundum. İlk atölyemi orada açtım. İlk resimlerimizi bakkala, muhasebeciye, berbere sattık. 21 yaşındaydım. İstanbul’da kimsem yoktu. Sık sık kendime “Niçin sanat yapıyorum?” diye soruyordum. “Sanat benim için lüzumlu midir?” diye soruyordum.

DÜNYANIN HER YERİNDE SANATIMI YAPABİLİRİM DEDİM

Iyi mi bir yanıt verdiniz “Niçin sanat yapıyorum” sorusuna?

Ben anonim bir kasabada, anonim bir ailede doğdum. Bana örnek olabilecek kimse yoktu. Sanat ve yaşam taklitle adım atar. Örneklerin olması gerekiyor. Her şeyim anonimdi. Benim için sanat yapmak anonimliğe başkaldırmaktı. Suyun üstüne kafanı çıkarıp, “Ben de varım” diyebilmekti.

Paris serüveni iyi mi başladı?

Dünyanın her yerinde sanatımı yapabilirim dedim. Fırçalarımı alıp bir Avrupa turuna çıktım. Esas niyetim Paris’e gitmekti. Bunun birçok sebebi vardı. Biz röprodüksiyon kuşağıydık. Bizde müzeler yok, galeriler yabancı sanatçıları aslına bakarsanız sergilemiyor. Röprodüksiyonlardan gördüğümüz kadarıyla, el yordamıyla tanıştık. Benim ilk orijinal resimle karşılaşmam İtalya’da oldu. O da 23-24 yaşından sonraydı. Öğrencilik yıllarında Da Vinci’ler, Van Gogh’lar nerede? Onlara doğru bir seyahatti o. Biz kültür emperyalizminin de birer öğeleriyiz. Fransız edebiyatı denilince Voltaiere, Diderot, Jean Jack Rousseau, Montesquieu’ lar sizin bilinçaltınıza öyleki yada bu şekilde yerleşiyor. Sanat bilinçaltını birazcık özgür bırakan da bir şey. Terapi yanı da var. Sanat eylemi öyleki bir fiil. Ben kültür emperyalizminin bana öğrettikleri, dayattıkları ya da bana kadar ulaştırdıklarının bir ürünüyüm aslına bakarsak.

Paris’e yerleşme kararını iyi mi aldınız?

Fransa’da ilk gittiğimde bir Türk bakkalın alt katında, mahzende yaşamaya başladım. Bir ev problemi ve vize problemim vardı. İlk resimlerimi de orada tanıştığım insanların bana sokaktan buldukları atık malzemelerin üstüne halletmeye başladım. Ben hep şanslıydım. Mahzende yaptığım işleri galeriye gösterdim. Hayatımda tek bir kere galeriye dosya sundum. O da o galeriydi. Genç bir galerici kuşağıydı. “Biz senin sergini yapalım” dediler. Bu galeri bununla birlikte Fransız Devrimi’nin 200’üncü yılının kutlamalarının resmi programındaydı. Bana büyük bir cesaret verdi bu durum. Orada baya bir resmim satıldı.

Erk – Hakim

PARİS BİR KÜLTÜR KAZANI

Paris iyi mi bir yer olarak göründü size ilk gittiğinizde?

Paris bir kültür kazanı. İnanılmaz bir halde dünyanın her yerinden allame-i cihanlar gelip kendisini o kültür kazanının içine atıyorlar. O rekabet aslına bakarsak sanatçı için hem kazançlı hem de tahrip edici olabiliyor. 100 kişiden bir ihtimal biri bu işi başarabiliyor.

1980’lerden sonrasında resimleriniz daha da renkleniyor. Bu değişimi iyi mi tanım edersiniz?

Ben hep kendime benzeyen şeyler halletmeye çalışıyorum. Sahici olduklarını düşünüyordum. Ben Maltepe’deyken fare resmi yapıyordum, bundan dolayı farelerle yaşıyordum. 30 metrekarelik atölyem vardı. İlk aldığım resimle perde almıştım, atölyeyi ikiye bölmüştüm. Tuğla almıştım, banyo yapmak için. Tuğla yarıya kadar yetti o bölmeyi bitiremedim. Yaşadığın şey bir halde giriyor yaptığın resme. Oldukça güzel bir anım var sözgelişi. Fatsa’da bir fare görüyorum. Annem pusu kurmuş, fareyi öldürsek bir bela, öldürmesek bir bela. Aldım, o fareyi çizdim. O yaşadığımla direkt ilintili. 12 Eylül kuşağıyım ben. Oldukça sert yaşayanlardan birisiyim. Öğrencilik yıllarımda bir fotoğraf yüzünden içeri aldılar, 3,5 ay ciddi bir işkence gördükten sonrasında, 3,5 ay da verem hastanesinde tedavi gördüm. O dönem ölüm oldukca geziniyordu etrafımızda. Arkadaşlarımız yargılanıyordu. İdamlar vardı. Oldukça zor koşullardı. Bir sürü genç içeride mahvoldu. Ben bir yılımı kaybettim. Hayatlarını kaybedenler vardı. Genç olmanın kabahat olduğu bir dönemdi. Ben ölümü çizdim. Kurukafalar, iskeletler çizdim. Paris’e gidince kısa bir dönem Alman ekspresyonistlerine benzeyen bir dönemim oldu. Ondan sonra da tamamen özgür figür anlayışıyla resimler halletmeye başladım ve kendimi buldum.

1984 – Kapanda Fare

Bir sanatçı olarak çağının hem tanığı hem de sanığı olmuşsunuz…

Bu oldukca moda bir kavram aslına bakarsak. Aklı başlangıcında yazarlar, çizerler hep “Sanatçı, çağının tanığıdır” diyorlar. Şahit oldukca. Sanık olmaya kimse cesaret edemiyor. Öyleki bir çağda yaşıyoruz. Sanatçı çağının sanığı da olabilmeyi göze alabilmeli. Tanıklık oldukca yansız bir şeydir. Ne işe yarar tanıklığınız? Hepimiz görüyor, hepimiz izliyor… Sanatçı birazcık muhalif olmalı, çağının değerleriyle ters düşmeyi göze alabilmeli. Sanat retle adım atar. Yaşam da öyledir. İlk feryat bir rettir. Ciğerleriniz açılır. Ondan sonra annenizi, babanızı reddedersiniz. Sanat da öyledir. Ustanızı reddedersiniz. Bu reddi göze alabilmektir sanat.

SANAT VE İKTİDAR HEP YAN YANA OLMUŞ

Paris’ten bakınca iktidarın yanında konumlanan sanatçılar iyi mi gözüküyor?

Sanat ve iktidar hep yan yana olmuşlar. Sanatçı, iktidara bir halde eklemlenmeye çalışmış. Mağara döneminden bugüne geldiğimizde, büyü var. Büyü bir iktidardır sözgelişi. Oradan kurtuluyor kilisenin etkisine giriyor. O da bir iktidardır. Ondan sonra varlıklı ailelerle yan yana geliyor sanatçılar. Birbirlerini kullanarak gelmişler. Sanatın içinde iktidar var. Devamlı yan yana yürümüş. Ne zamana kadar? Empresyonistler, “Atölyede üretme vakasını bırakalım, şövalemizi sokağa taşıyalım” diyor. O andan itibaren sanat özgürleşmeye başlıyor. O zamana kadar sanat işlevi olan bir şey olarak görülürken, ondan sonrasında kendi kendine işlevler buluş eden bir mecra haline dönüşmeye başlıyor. U da Endüstri Devrimi’ne karşılık ediyor. Benim resimlerimin temelinde de iktidarları sorgulayan şeyler var. İktidar bir tek bir çeşit değil. Mülkiyetle ilgili iktidar var mesela. Bir ülkeyi işgal etmek istiyorsanız, kültürünüzle işgal edersiniz ilkin. Kültürünüzle kabulu elde etmişseniz, arkasından mal da satarsınız. Kültür emperyalizmi söylediğim şey bu. Kültür, verilen savaşlardan sacayaklarından bir tanesi. Birincisi ekonomik harp, ikincisi askeri harp, üçüncüsü kültürel harp. Olimpiyatlar, toplumlar birbirleriyle savaşmasınlar diye uydurulmuş. Sanat da bir halde olimpiyatların görmüş olduğu işlevi görüyor. İşlevinden kurtulmuş dedik fakat, sanatı kendi işlevlerine katmak isteyen iktidarlar var. İngilizler, Fransızlar sanat kanalıyla birbirleriyle savaşlıyorlar aslına bakarsak. Pazar oranı kapmanın altyapıları bu şekilde oluşuyor. Ciddi devletlerin, ciddi kültür politikaları vardır.

2006 – Müzisyenin Rüyası

İktidarın dünyaca meşhur sanatçılarımızın bir kısmını “yerli ve ulusal” olmamakla itham etmesini iyi mi değerlendiriyorsunuz?

Sanat sınırları aşan bir şey. Sanatın sınırı yok. “Notayı ben buldum” diyebiliyor musun? “Müziği ben yapabilirim” diyebiliyor musunuz? Klasik, etnik, pop müzik vardır, doğru… Dünyanın her yerinde sanat tutucular tarafınca yapılmaz. Sanat, açık kafa ister, özgürlük ister. Özgür olmayan bir toplumda, sanatın ne kadar özgür olacağını bilmek için oldukca iyi matematiğe gerek yok. Eğer özgürlük yoksa, sanat da yoktur. Özgürlüklerin sekteye uğramış olduğu zamanlarda sanat yapılamaz mı? Yapılır… Oldukça yetkin şeyler üretilebilir. I. Dünya Savaşı’ndan sonrasında inanılmaz derecede kuvvetli bir sanat anlayışının çıktığını görüyoruz. Bu krizler varken de insanoğlu sanat üretebilir. En büyük özgürlük zihinde ve beyinde olan özgürlüktür. Tutucu insan özgür olması imkansız! Oldukça inançlı bir insanoğlunun özgür olabileceğini düşünemiyorum. İnanç değişmeyen bir şeydir. Oysa sanat değişen bir şeydir. Bu yönüyle tarih süresince hep çatışmıştır. Özgür bir ortam yoksa emsalsiz bir sanat da yoktur.

1994 – Sokak Kuklacıları

SANATIN İÇERİSİNDE İKTİDAR ODAKLARI VAR

Türkiye’deki fotoğraf piyasasını iyi mi değerlendiriyorsunuz?

Bu Türkiye’de oldukca büyük bir sorunsal. Pasta, oldukca ufak. Türkiye’nin 80 milyon nüfusu var, Fransa’nın 65 milyon. Türkiye nüfus olarak ve coğrafi olarak oldukca daha büyük. Ekonomik olarak oldukca daha ufak… Çağdaş sanat anlamında da 150 senelik bir geçmişimiz var. Çağdaş Türk resmi paşa ressamların ya da profesörlerin ellerine doğan ve ellerinde biçimlenmiş. Biz 1850’lerden sonrasında modernleşme hikayemizle beraber kartograflar göndermeye başlıyoruz batıya. Paşalarımızı, subaylarımızı batıya gitsinler, haritacılığı öğrensinler diyoruz. Onlar haritacılığı öğrendiklerinde çizmeyi de öğreniyorlar. Şeker Ahmet Paşa’yı bunlardan sayabiliriz. Bir sürü isim var. Profesörleri de cumhuriyetle beraber gönderiyoruz. Onlar da batının sanat yapma biçimlerini öğrenip, ülkenin sanat sacayağını yürütsünler diyoruz. Sanatın kendi içinde de iktidar odakları var. Özgür sanatçı terimi Abidin Dino’lardan, Fikret Mualla’lardan, Selim Turan’lardan sonrasında çıkıyor. Bunlar batıda yaşayan bir dönem. Bahsettiklerimin bir çok Paris’te… Dolayısıyla özgür sanatçı terimi gelişmeye başlıyor. Bir yere bağlı kalmadan fotoğraf yapıyorlar. Bu 1930’lardan, 1940’lardan sonrasında gelişen bir anlayış. Sanat batıda kurumsallaşmıştır. Batıda bir eksper kurumu vardır. Bizde hiçbir kurum devamlı değil. Kurumlar devamlı değil. Bunun bir de sanatçı kategorisi var. Paris’te bir tane güzel sanatlar akademisi var. Türkiye’de son 10-15 yılda, eğitimin özelleştirilmesinin hız kazanılmış olduğu süreci içine alırsak, ortalama 150-200 tane güzel sanatlar fakültesi kuruldu. Bu sevindiriciymiş şeklinde duruyor. Oysa bu kalite sorununu da getiriyor. Biz sanatçı adayları yetiştirirken, onları iyi mi yetiştireceğiz mevzusuyla ilgili problemle karşılaşıyoruz. Yılda 30 bin sanatçı talibi piyasa denilen kazanın içine atlıyor. Pasta büyümüyor. Kurumlar lüzumlu şekilde devreye giremiyorlar. Almaları ihtiyaç duyulan rolleri almıyorlar. Sanatın gerekliliğine inanan kesim oldukca azca. Fransa’da yüzde 1 kanunu diye bir kanun var. Bu kanunla beraber her kamusal şirket, cirosunun yüzde 1’ini sanat için harcamaya mecburdur. Siz bu parayı hiçbir yere harcayamazsınız. Okulların bile bahçelerinde, meydanlarda, her kurumda sanat eseri vardır. Sanatçı da bundan ekonomik olarak yararlanır.

İnsanların resimle iyi mi bir ilişki kurmasını hayal edersiniz?

Ben resimle insanoğlu yaşasın isterim. Diyalog kursunlar isteirm. Birlikte evrilelim isterim. Sanatçı yaptıktan sonrasında kendi eserine yabancılaşan bir insan. İnsanlar onunla yaşasın ve bir halde bir tesiri olsun. Sanatçı eğitimci değildir fakat insanoğlunun, ruhun, ferdin evrilmesinde mühim bir yeri vardır. Türkiye’deki alıcılar, 3-5 yıl sonrasında aldıkları resmi satmaya çalışıyorlar. Ya beğeni oldukca acele değişiyor ya da insanoğlu borsa şeklinde bakıyorlar. Kesinlikle ticari yanı da var sanatın fakat salt bir meta değildir, mânâdır. Sanat eserini metaya indirgeyemezsiniz. Maddi bir kıymeti vardır fakat bu değerin oluşması birçok kritere bağlıdır. Özgünlüğüne, bilinirliliğine, kabul görmesine, enderliğine bağlıdır. Türkiye’de oldukca maniplatif şeylerle birbirlerini etkiliyorlar.



Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.