İsyan eden dünyanın ürperten kahkahası

0


Sinemanın sosyopat palyaçosu, yeni yüzü ve yorumuyla tartışmaları ve paniği beraberinde getirdi. Yönetmenliğini Todd Phillips’in yaptığı, başrolünü Joaquin Phoenix’in oynadığı “Joker”, büyük tartışmaların gölgesinde seyircisiyle buluştu. Fragmanlarıyla başlayan endişeli bekleyiş, yayın tarihinin belli olmasıyla bütün kurumları adeta diken üstüne getirdi. ABD’de polisiye önlemler alındı, askeri birimler filmle birlikte silahlı saldırıların düzenlenebileceği yönünde çok sayıda istihbarat aldığını açıklayarak, filmin gösterime girmesini önlemeye çalıştı. Aileler filmin yapımcı şirket Warner Bros’a mektup yazarak, doğabilecek şiddet eylemlerine karşı yardım talep etti.

Öyle ki, Phoenix’in dehşete düşüren performansı sonrasında, beyaz bir adamın maskeyle cinayet işlemesinin teşvik edici olabileceğine dair büyük bir endişe hakimdi. Bu felaket senaryolarının temelinde, şüphesiz 2008 yılında “Batman: Kara Şövalye Yükseliyor” filminin gösterime girdiği gün, Colorado’da düzenlenen silahlı saldırıda 12 kişinin hayatını kaybetmiş, 70 kişinin de yaralanmış olması var. Ayrıca film sadece kitleleri değil, karakteri canlandıran Heath Ledger’ı da etkilemiş, sanatçı filmin gösterime girmesinin ardından aşırı dozda uyuşturucu kullanımı sonucu hayatını kaybetmişti. 

Christopher Nolan’ın yönettiği bu film beklenenin ötesinde etki yaratarak, toplumsal dinamikler üzerinde önemli tartışmalara neden oldu. Film, tam da gelir eşitsizliğinin giderek arttığı, ırkçı saldırıların yükselişe geçtiği ve cinsiyet eşitliği başlığında ortaya çıkan hareketlilikler üzerine gelmiş, ardından sırasıyla Occupy Wall Street, Black Lives Matter, 2017 Kadın Yürüyüşü ve #MeToo gibi büyük çaplı kitle eylemlerinin habercisi olmuştu. Bu anlamıyla Joker’i anarşist bir çığırtkan olarak görmek de mümkün. 

Şüphesiz, Joker 1940 yılında DC Comics tarafından yaratıldığında, savaş yorgunu topluma sunulan süper kahramanın karşısında beliren anti-kahramandı. Kimilerine göre 1928 yılında beyazperdeye yansıyan “The Man Who Laughs”daki (Gülen Adam) Gwynplaine’i çağrıştırıyordu. Akıl hastası, çaresiz ve baştan yenilmeye mecbur olan bu anti-kahraman yaşanan toplumsal kırılmalar sonucunda, başkaldırı ikonu haline geldi. Peki, Joker bugün sistem için ne ifade ediyor? Joaquin Phoenix ile farklı bir kimlik kazanan Joker, kitlelerin içi boş haykırışlarını mı, yoksa taşan bilinçli öfkesini mi yansıtıyor? Dünya genelinde başlayan kitle eylemlerinde birer ikişer beliren Joker siluetlerinden yeni bir fenomenin ortaya çıktığını mı anlıyoruz? Buradan hareketle, Joker’den politik ağırlığı olan bir direniş sembolü çıkar mı?

Kötülüğün dışavurumu

Sinema salonunda Arthur Fleck (Joaquin Phoenix) sizi ilk andan itibaren cezbediyor. Çaresiz bir karakter. Daha doğrusu sıkışmış bir kent yorgunu, yitkini… Hayata tutunmak isterken, şiddetin içinde hapsolmuş, ruhunu ve aklını yitirmiş. Fleck’in ideallerinin değil, şartların belirlediği işi yapmak zorunda kaldığını, çöpe dönen kentin içinde annesiyle birlikte hayatını sürdürmeye çalıştığını görüyoruz. Kendi dar dünyasının içine sıkışmış, çaresizliğin ve güçsüzlüğün içinde zorla kahkaha atmaya gayret eden Fleck’in tek eğlencesi ise televizyonda izlediği Murray Franklin’in (Robert De Niro) sunduğu talk show. Böylesi sorunlarla bezeli bir atmosferin içinde, “Herkes birbirine bağırıyor. Artık kimse medeni değil… Kimse diğerlerini düşünmüyor” diyerek karşılıyor yeni dünya düzenini… Ayrıca kent bağlamında yaşanan sorunlu atmosferle karşılaştığımızda, birçok filminde (Mean Streets (1973), Taxi Driver (1976) ve The King of Comedy (1982)) kent paranoyasını ustalıkla yansıtmış ve bu filmin yapımcılarından biri olan Martin Scorsese’nin imzasının olduğunu anlıyoruz.

Bu noktaya kadar Arthur Fleck, kötülükle bağdaşmayan, psikolojik sorunları nedeniyle öfkeli bir mazlumu resmediyor. Elbette bu noktada derin bir saptama haline gelen, “Yakarsa dünyayı mazlumlar yakar” (!) gibi arabesk yorumlara da kaçmamak gerek. Fleck, mazlum değil. O basit tanımlamayla, sistemin yarattığı kötülüğün dışavurumu. Toplumsal yozlaşmanın, tükenmişliğin şiddete dönen yansıması… Dahası, hayal kurmayı unutan savaş yorgunu bir kuşağın çıktısı! (Hikâye, 70’lerin sonlarına denk düşüyor.) 

Sisteme yönelik sarsıcı kahkahalar atan Fleck, ilk bakışta sizi ürkütse de, çaresizliğinin varoluşuyla sizi cezbediyor. Öyle ki, sinema salonunda yanınızda oturan seyircinin suratında neden tebessüm belirdiğini sorgulamaya başlıyorsunuz. 

Gotham’ın kapalı ve kirli atmosferinin içinde, sosyal devletin ölümü, siyasetçi profilindeki vasatlık ve artan yoksulluk sonucunda iyi insanların giderek azaldığı, suçun giderek yaygınlaştığı, bireysel silahlanmanın arttığı ve sistemin içine sıkışan insanın çaresizliğinin boyutlarını gördüğümüzde, Fleck’in içinde bulunduğu duygu durumunun sadece onunla sınırlı kalmadığını, günümüz insanının psikolojisini yansıttığını anlıyoruz. Bir bakıma, sorunların içinde cebelleşen Fleck’in sinir bozan kahkahaları, her gün suni gülücükleri suratına takınanların bir yansıması haline geliyor.

Yolunu kaybeden şehir, yüzüne maske takar!

Filmin önemli kırılma noktalarından biri şüphesiz üç “broker”ın metroda öldürülme anı. Fleck, bu andan itibaren başka bir karaktere bürünüyor. Hoyratlık karşısında çaresizce köşesine sinen Fleck, ilk kez bu noktada patlıyor ve Joker haline geliyor. Joaquin Phoenix’in canlandırdığı karakteri diğer Batman serilerindeki Joker’lerden ayıran süreç de burada başlıyor. Çünkü önceki Joker karakterleri dışsal bir değişim yaşarken, Phoenix’in canlandırdığı Joker daha içsel sorunlarla şekilleniyor. Örneğin, Cesar Romero’nun (1966) oynadığı Joker’in geçmişine dair bir bilgimiz yok. Jack Nicholson’ın büyüleyen Joker performansında (1989) ise suç dünyasının içinde bulunan Jack Napier’ın kimyasal havuzun içine düşmesi sonucu Joker haline geldiğini biliyoruz. Romero’nun ve Nicholson’ın nedensiz suç işleyen teatral yorumlarını ise Heath Ledger yerle bir etmişti (2008). Adeta karakteri yeniden yaratan yönetmen Christopher Nolan ve Ledger, Joker’in geçmişine dair birbirinden farklı senaryolar eklemişti. 

Fleck, kendi karmaşık planları, hedefleri doğrultusunda Joker olmuyor, kitlenin öfke patlaması neticesinde Joker haline getiriyor. Öyle ki, kent Donald Regan’ın neo-liberal politikalarına, Trump ile cisimleşen “şaklaban” sermayedarlara karşı, kendi panzehirini bir maskeyle yaratıyor. Bu açıdan film dönemsel bir tartışmayı ortaya atarken, neo-liberalizm eleştirisinin yanı sıra, iş dünyasının bütün çarpıklıklarını ve yozlaşmışlığını izleyicisine sunuyor. Bugün dünyanın çeşitli yerlerinde olduğu gibi, yoksulluğun arttığı ve siyasal belirsizliğin sonucunda patlayan kitle eylemlerinden alışık olduğumuz üzere, Gotham’da da yolunu kaybeden şehir çare olarak yüzüne bir maske takıyor…

Statükoyu sarsan politik anlatım

Evet, filmle ilgili bugüne kadar yayımlanan görüşlerde, filmin politik bağlamının olmadığı, psikolojik yönü neticesinde saf şiddetin resmedildiği, bunun da “isyanların haklılığını kirlettiği” gibi farklı saptamalar yapıldı. Bu tarz yorumların yapılmasının nedeni, filmin kestirilemez etkilerinin olması ve statükoyu tehdit etmesi. 

Geçtiğimiz hafta film üzerine yapılan bir değerlendirme oldukça ilgi çekiciydi. Filmin zengin düşmanlığı sığlığına indirgendiğini, bireysel intikam duygusunun kalabalıkları galeyana getirişinin basitliğinden dem vuruyordu. Oysa, kendiliğinden ortaya çıkan bir toplumsal ayaklanmanın etkilerinin ve meşruluğunun tartışmalarla şekillenmeyeceği açık. Kaldı ki, bir toplumsal başkaldırının haklılığı, hangi sınıfsal dinamiklerin yorumuyla belirlenecek? Bu da yetmezmiş gibi bireysel intikam duygusunun kitleleri etkilediği önermesiyle karşılaşıyoruz. Filmi biraz dikkatle izlediğinizde, Thomas Wayne’in belediye başkanı olmasına karşı başlayan ayaklanmayı, Joker’in başlattığı ama onun dışında gelişen bir süreç olduğunu görüyorsunuz. Ortada siyasal talepleri olan, bir taraftan greve çıkan işçilerin bulunduğu, hukukun işlemediği noktada baş gösteren şiddete dönen bir ayaklanma var. 

Fleck’in ateşlediği silahla başlayan ayaklanma, sermayeye karşı, toplumun yoksul kesimlerinin ayakta kalma mücadelesini ve isyanını temsil ediyor. Bugün dünyanın farklı köşelerinde patlayan isyanlarda, insanların itaatsizliği simgelemek için yüzlerine Joker’in maskesini geçirmeleri ise “buradan politik bir mesaj çıkmaz” önermesini boşa düşürüyor. 

‘Kulübelere barış, saraylara savaş!’

Christopher Nolan ve Heath Ledger’ın Joker karakteri ile Joaquin Phoenix’in oynadığı roldeki politik bağlamın farklılıklarına dair naif bir görüş de ortaya atıldı. Phoenix’in Joker karakterinin, olaylara sosyolojik değil psikolojik bakmayı tercih eden Amerikan anlatısının sonucunda, kaderci bir yaklaşımla ortaya çıktığı belirtilirken, Nolan’ın Joker’i “iyiliği” temsil eden rakibine adalet, hukuk gibi değerlerin aslında sorunlu olduğunu göstermeye çalıştığından bahsediliyor. Şüphesiz doğru ama iki film arasındaki dönemsel farkı ve karakterin gelişim sürecini göz ardı etmemek gerek. Umalım, Todd Phillips gelen tepkiler sonucunda Christopher Nolan gibi geri adım atmaz ve biz Joker’i oturmuş bir karakter olarak, kurmacası bol, yoğun bir politik içerikle izleme şansı buluruz. 

Toplumsal bunalım sonunda, bir sosyopatın kutsal keşişe dönüşmesini ve bu durumun politikliğini tartışacaksak, işe masum bir bebekten katil, iyi olmak için çabalarken yorgun düşen bireyden katil yaratan sistemi tartışarak başlamak daha yerinde olacaktır. Hazır başlamışken de, dünya genelinde patlak veren isyanlarda birer ikişer ortaya çıkan palyaço maskelerine ve bununla beraber 1789’dan çıkıp gelen, bugün dahi güncelliğini koruyan “Kulübelere barış, saraylara savaş!” sloganına kulak kabartmak gerekiyor.

Joker / Yönetmen: Todd Phillips / OYUNCULAR: Joaquin Phoenix, Robert De Niro, Zazie Beetz, Frances Conroy, Brett Cullen / YAPIM: 2019-ABD / Süre: 121 dk.

İllüstrasyon: Zohar Laza

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here