Laboratuvar ürünü mini beyinler insanlık için tehdit mi?

0


Laboratuvar ürünü mini beyinler insanlık için tehdit mi?

Henüz ergenlik çağındayken, sık sık dünyanın dev bir bilgisayar ağı tarafından ele geçirildiğine dair korkunç rüyalar görürdüm. Bugün hâlâ o endişem sürüyor ve bu kısmen gerçekleşti bile. Diğer yandan, artık biyolojik bir süper beynin kontrolü ele geçirmesi ihtimali zihnimde çok daha büyük yer kaplıyor. Ya böyle bir yeni zihin biçimi, kendi güvenliğini sağlama almak adına var oluşları hakkında bizleri, yani insan türünü karanlıkta tutmaya karar verirse?


İnsanların beyin organoidleri, bir haşhaş tohumu ile küçük bir bezelye tanesi arasında bir büyüklüğe sahiptir. Görsel: NIH / Flickr

Guillaume Thierry

Laboratuvarda insan beyninin çok küçük örnekleri halinde kendi kendini organize eden hücre kümelerinin büyümesini sağlayan gelişmiş bir yöntem, giderek daha fazla dikkat çekiyor. Kök hücrelerden üretilen bu ‘beyin organoidleri’ (organ benzeri yapılar/ç.n.), insan beynine dair eşsiz bir bakış açısı sunuyor ve bu, incelenmesi oldukça güç bir alan.

Bununla birlikte bazı araştırmacılar, kimi zaman hayvanlara nakledilen bu tür mini beyinlerde bir tür bilinç oluşmasından endişeleniyorlar. En azından, kapana kısılmış olmanın acı ve ıstırabını hissedecek ölçüde duyarlı olabilirler. Şayet bu doğruysa -bunun ne kadar muhtemel olduğunu düşünmeden önce- benim nazarımda bu konuyu göz önünde bulundururken yüksek düzeyde temkinli olmamız gerektiği tartışmasız bir gerçek.

İHTİMALLER VE GERÇEKLER

Beyin organoidleri şu anda insan beynine göre çok basit bir yapıya sahip ve aynı şekilde bilinçli olmaları mümkün değil. Kan akışının yetersizliği nedeniyle, yaklaşık beş veya altı milimetreden daha büyük boyutlara ulaşamıyorlar. Buna karşın, erken doğan bebeklerdekine benzeyen beyin dalgaları ürettikleri tespit edildi. Yapılan bir araştırma, ışığa tepki veren sinir ağları üretebileceklerini de ortaya çıkardı.

Bu tür organoidlerin, hayvanlardaki diğer organ ve reseptörlerle* bağlantı kurabileceğine dair işaretler de mevcut. Bu, yalnızca duygusal olma ihtimali barındırmadıkları, aynı zamanda duyusal bilgileri toplayarak dış dünyayla iletişim kurma potansiyeli barındırdıkları anlamına geliyor. Belki de bir gün, gerçekten de ses aygıtları ya da dijital bağlantılar yoluyla bizlere cevap verebilirler.

Bir bilişsel nörolog olarak, uzun bir süre hayatta kalan bir organoidin, yaşam için gereken temel besin kaynağı ile sürekli biçimde beslenmesi sonucunda duyarlı ve hatta tam anlamıyla bilinçli olabileceğini düşünmekten keyif alıyorum.

PANİĞE KAPILMALI MIYIZ?

Bu, biyoloji biliminin etik sorularla karşılaştığı ilk olay değil. Geçmişte, cinsiyet değiştirme operasyonu birçok kişiyi adeta şok ederdi; ancak inançlarınız ve ahlaki değerleriniz ne olursa olsun, cinsiyet değişimi, kişinin sosyal çevresi ve sonraki kuşaklar üzerinde sınırlı düzeyde etki yaratan ya da hiçbir biyolojik etkiye yol açmayan, yalnızca operasyon geçiren bireyi ilgilendiren bir durumdur.

Bunun aksine, embriyoların genetik düzeyde değiştirilmesi işlemi, alarm seviyelerini ‘sıcak kırmızıya’ yükseltti; yani, genetik düzenlemelerin kalıtımsal olma olasılığı arttı ve potansiyel olarak nüfusun genetik yapısını değiştirecek gibi görünüyor. Çinli bilim insanı He Jiankou tarafından yürütülen bu tür başarılı operasyonların, dünya çapında çok güçlü itirazlarla karşılaşmasının nedeni de bu.

Öte yandan, hayvanların bedenlerinde, hatta daha kötüsü, yapay bir biyolojik ortamda mini beyinler geliştirmek, hepimizi çılgınca bir paniğe sevk etmeli. Benim düşünceme göre, ahlaki etkileri, acı çeken bir birey yaratıp yaratamayacağımıza karar vermemizin ötesine uzanıyor. Şayet -küçük olsa da- bir beyin yaratıyorsak, bilgiyi işleme kapasitesine sahip bir sistem oluşturuyoruz demektir ve hatta yeterli zaman ve besleme yapıldığında, potansiyel olarak düşünme yeteneğine sahip olacaktır.

Bazı bilinç türleri hayvanlar aleminde yaygındır, ve biz insanların karmaşıklık skalasının en üstünde olduğu açıkça görülebilir. Bilincin tam anlamıyla ne olduğunu bilmesek de hâlâ insanlarca tasarlanan yapay zekânın bir tür bilinç geliştirmesinden endişe ediyoruz. Fakat gelişim yoluyla, düşünce ve duyguların, ağ biçiminde örgütlenen nöronlarda ortaya çıkan yeni özellikler meydana getirmesi muhtemel ve bunların bir robot yerine bir organoidde oluşması çok daha büyük bir olasılık. Bu, dış dünyadan takviye edilmesi ve dünyayla etkileşim kurmanın yollarını bulması koşuluyla, bilincin ilkel bir biçimi ya da tam anlamıyla bir çeşidi haline gelebilir.

Teorik bağlamda, mini beyinler -yasal olsun ya da olmasın- bir laboratuvarda sonsuza kadar geliştirilebilir; yaşam destek sistemleri oksijen ve yaşamsal öneme sahip besinleri sağladığı müddetçe onların karmaşıklık düzeyini ve güçlerini arttırır. Bu duruma örnek olarak, Henrietta Lacks adındaki bir kadının, vefatından 60 yıl sonra hâlâ hayatta olan ve günümüzde dünya çapındaki yüz binlerce laboratuvarda çoğaltılan kanser hücreleri gösterilebilir.

BEDENİ OLMAYAN BİR SÜPER ZEKÂ MI?

Peki, eğer beyinler bir laboratuvarda bu koşullarda ve zaman sınırı olmadan yetiştirilirse, insan kapasitesini aşan bir bilinç biçimi geliştirebilirler mi Gördüğüm kadarıyla, neden olmasın? Eğer bunu yapabilselerdi, duymaya hazır olur muyduk? Ya böyle yeni bir zihin biçimi yalnızca yaşam destek sistemlerini kendi kontrolü altına almak ve kendi güvenliğini sağlama almak için yeterli vakti kazanmak amacıyla var oluşları hakkında bizleri, yani insan türünü karanlıkta tutmaya karar verirse?

Henüz ergenlik çağındayken, sık sık dünyanın dev bir bilgisayar ağı tarafından ele geçirildiğine dair korkunç rüyalar görürdüm. Bugün hâlâ o endişem sürüyor ve bu kısmen gerçekleşti bile. Diğer yandan, artık biyolojik bir süper beynin kontrolü ele geçirmesi ihtimali zihnimde çok daha büyük yer kaplıyor. Unutmayın ki böyle yeni bir organizmanın, vücudun yaşlanıp ölmesi gibi endişeleri olmazdı; zira bir bedene sahip olmayacaktı.

Bu, size, kötü bir bilim kurgu komplosunun ilk satırları gibi gelebilir; fakat bu fikirleri sonsuza dek gerçekçi olmadığını söyleyerek görmezden gelmek için ortada bir sebep görmüyorum. Mesele şu ki, özellikle de tüm bunların biz fark etmeden gerçekleşebileceğini düşünürsek, tetikte olmamız gerekir. Mahkemede şahitlik yapan birinin dahi yalan söyleyip söylemediğini değerlendirmenin ne kadar zor olduğunu göz önünde bulundurduğunuzda, laboratuvarda yetiştirilmiş bir mini beynin gizli düşüncelerini çözmeye çalışmanın basit bir görev olmayacağını da görürsünüz.

Organoidin boyutunu ve ömrünü kontrol ederek araştırmayı yavaşlatmak, veya geri dönüşü olmayan bir noktaya varmadan önce genel bir moratoryum (erteleme) uygulamak mantıklı olur. Fakat ne yazık ki, biyoloji laboratuvarlarının ve ekipmanlarının her yerde çoğalmış olması, genetik embriyo düzenlemesinde gördüğümüz üzere, (bu moratoryumu/ç.n.) uygulamayı aşırı derecede zorlaştıracaktır.

Hücresel tıp alanında çalışan bazı meslektaşlarımın endişelerini paylaştığımı söylemek yetersiz kalır. Böylesi büyüleyici olasılıklara ilişkin sorabileceğimiz ve embriyoların genetik düzenlenmesi bağlamında da geçerli olan en zor soru şudur: Bunu durdurmamız mümkün mü?

*Reseptör (biyoloji), çeşitli uyarıları alabilen ve duyu organlarının yapısında bulunan özelleşmiş hücre, hücre grupları veya sinir uçları.

Yazının aslı The Conversation sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here