Nefesi tükenmeyen şehir: Constantinople

0


ARDA EKŞİGİL

İstanbullu Rum Skarlatos Byzantios’un 1851-1869 yılları arasında yazdığı ‘Constantinople’ isimli eserin 826 sayfalık Suriçi’ni anlatan ilk cildi geçtiğimiz aylarda Haris Theodorelis-Rigas’ın titiz çevirisi ve aydınlatıcı notlarıyla İngilizce olarak İstos Yayınları’ndan çıktı.

‘Constantinople’ Haris Theodorelis-Rigas’ın titiz çevirisi İngilizce olarak İstos Yayınları’ndan çıktı.

İstanbul’u düşününce yoruluyorum, gözlerim kapanıyor. Eminönü kalabalığı, Tahtakale yapış yapışlığı, dükkanlar, tezgahlar, bağırışlar, Mahmutpaşa yokuşu, Ayasofya kuyruğu, incik boncuk, Topkapı kuyruğu, tekrar incik boncuk, Yerebatan kuyruğu – yine incik boncuk… Sultanahmet meydanı, Japon kafilesi, Japon kafilesini izleyen yerliler, geniş Arap aileleri, geniş Arap ailelerine laf atan yerli Araplar, yerli Araplardan hazzetmeyen yerliler, sıra sıra nargile kafeler, tramvay kornası, haritalara gömülmüş yaşlı Alman çiftler, Sirkeci’de karşıdan karşıya geçemeyen, kime yandığı belli olmayan ışıklarda mahsur kalmış mutsuz, bitkin bir ulus. Ortalama İstanbullunun içine işleyen Suriçi aşağı yukarı bu olsa gerek. Fotoğrafı her açıdan binlerce kez çekilmiş, yüzü eskitilmiş, süngüsü düşmüş, selfie çubuklarının altında dişlerini sıkarak, sessizce inleyen bir şehir. 


Telaşla yürüdüğümüz sokakların
‘geçmiş telaşlarını’ önümüze sermiş

İstanbullu Rum Skarlatos Byzantios’un 1851-1869 yılları arasında yazdığı ‘Constantinople’ isimli eserin 826 sayfalık Suriçi’ni anlatan ilk cildi geçtiğimiz aylarda Haris Theodorelis-Rigas’ın titiz çevirisi ve aydınlatıcı notlarıyla İngilizce olarak İstos Yayınları’ndan çıktı. Antik Yunanca, Latince, Türkçe ve birçok Batı diline hakim olan Skarlatos 19. yüzyıl aydınlarına özgü, takıntılı bir özveriyle İstanbul’la ilgili ne yazıldıysa sünger gibi emmiş, yüzlerce seyyahın, şairin, tarihçinin yarattığı keşmekeşten çekip çıkardıklarıyla şehri baştan inşa etmiş. Her taşın altını kaldırmış, toprağı eşelemiş, bugün izi kalmamış manastırları, doldurulmuş limanları, kurumuş ayazmaları, koca mahallelere isimlerini veren unutulmuş saray bürokratlarını bir bir diriltmiş. Dedikoduları, efsaneleri, şehri bin türlü musibetten koruduğuna inanılan tılsımlı heykellerin, kiliseden kiliseye taşınan emanetlerin – Meryem ananın kutsal başörtüsü, İsa’nın kırbaçlandığı kutsal kazık parçası – hikayelerini derleyip toplamış (örneğin inanışa göre bugün Fatih’te bulunan Kıztaşı, önünden geçen kadınların bakire olup olmadıklarını saptayabilen bir ‘ahlak sütunuymuş’). Yarı ölü bir çiçeğe su verir gibi İstanbul’u canladırmış, telaşla yürüdüğümüz sokakların ‘geçmiş telaşlarını’ önümüze sermiş. 

Renkli birkaç örnek verelim: meşhur din adamı Arianus (ki o da bir kısım ruhban tarafından ‘Hocaefendi’ muamelesi görüp daha sonra Hristiyan ulema tarafından ‘FETÖ’cü ilan edilecektir) yürürken aniden rahatsızlanır. Telaş içinde, bugünkü Çemberlitaş civarında bir umumi tuvalete koşar, şiddetli ishalden can verir (rivayete göre bağırsakları bile çıkmıştır). Kullandığı ‘delik’ bir daha kullanılmaz, hatta ‘halk uğursuz suretine tükürüp işeyebilsin diye’ helanın içinde bir yer mozaiği yaptırılır. 

İstanbul’un ilk Hezarfen’inin
At Meydanı’naki uçuş denemesi

Bir diğer anlatıya göre, 1161 yılları civarında Selçuklu Sultanı Kılıçarslan, Rum İmparatoru Manuel Komnenos’u İstanbul’da ziyaret eder. Bugünkü At (Sultanahmet) Meydanı’ndaki dev hipodromda sultanın onuruna düzenlenen gösteriler esnasında heyecanlı bir vatandaş uçacağını iddia ederek takma kanatlar takar ve stadyumun tepesine çıkar. İmparator İstanbul’un bu ilk Hezarfen’ini durdurmaya kalksa da adam kendinden emindir, sabırsızlıkla atlamasını isteyen halkı bir süre bekletse de sonunda uygun rüzgarı yakaladığını düşünerek kendisini boşluğa bırakır, hipodromun ortasına çakılır. Aynı noktada, Osmanlı devrinde sarayın iç oğlanlarının – tıpkı Bizans devrinde ‘Maviler’ ve ‘Yeşiller’ diye iki ezeli rakibe dönüşen at yarışçıları gibi – ‘bamyacılar’ ve ‘lahanacılar’ diye isimlendirilen iki takıma ayrılarak cirit oynadığını öğreniyoruz. 

Devamlılık içinde daireler çizen bir şehir hissi

Gerçekten de Byzantios’un eserinin hissettirdiği, büyük, hazin, hatta görkemli alt üst oluşların sonunda beklenen dramatik kopuşların bir türlü gelmediği, değişimden çok devamlılık içinde daireler çizen bir şehir hissidir – dönüşüm değil, devinim içinde bir şehir. Yüzyıllar geçse de inatla aynı ayazmadan aynı mucizeleri bekleyen halklar, aynı kubbelere doğru yükselen dualar, imparatorların üzerine gömülen sultanlar… Bu devinim yorucudur da, dur durak bilmez. Depremlerin zayıflattığı surlar kilise yıkıntılarıyla, yıkılan kiliseler harabe olmuş surlarla inşa edilir. Bir delik kapanırken diğeri açılır, bir düşmanın gözüne mil çekilirken diğerinin hançeri belinden çıkmış, sırtınızda gezinir. Rakiplerin burunları doğranır, kardeşlerin boyunları vurulur, yangını veba, vebayı sıtma takip eder. Yine de Yeni Roma kurulmuştur bir kere, vazgeçilemez, elde bir şey kalmasa da sonuna kadar çekiştirilir, imparatorlar, asilzadeler, tacirler, devasa ordular şehrin bir tepesinden diğerine yuvarlanır, boğuşup dururlar. Köşke çevrilen bir kilise tekrar kiliseye çevrilir, devran döner yıkılır, yerini yeni bir köşke bırakır, köşk gün gelir manastıra dönüştürülür – sizin zihniniz allak bullak olmuştur bile, geçmişin hızına yetişemezsiniz. Fakat adımlarınızı yavaşlatır, yorulmayı da biraz göze alırsanız, nefesi tükenmeyen bu şehrin yılmadan peşinden koşan Skarlatos durup sizi bekleyecektir. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here