‘Yeşil kapitalizm’ ve ‘etik tüketicilik’: Gezegeni tek başınıza kurtaramazsınız

0


‘Yeşil kapitalizm’ ve ‘etik tüketicilik’: Gezegeni tek başınıza kurtaramazsınız

Herkes iklim felaketinden eşit ölçüde zarar görmüyor. İklim krizi, genel olarak insanlığa tehdit oluşturmakla kalmayıp, mevcut eşitsizlikleri de artırıyor ve yeniden üretiyor.


Delhi, Kasım 2019.

Philipp Chmel

İklim krizinin muhtemelen insanlığın şu ana kadar karşılaştığı en çetin mesele olmasının yanı sıra, kapsamı ve aciliyeti de gitgide artmakta. Karbondioksit salımını (emisyon) azaltmak zorunda olduğumuz ve bu konudaki asli sorumluluğun Küresel Kuzey’e ait olduğu açık.

Bu noktadan hareket ederek, dünyayı daha adil ve daha sürdürülebilir kılmak için, ‘biz Batı’dakilerin’ yaşam tarzlarımızı değiştirmemiz gerektiği sonucuna ulaşmak oldukça kolay. Öyleyse, etik (ya da ‘sürdürülebilir’) tüketiciliğin, kapımızdaki felakete verilen yaygın bir karşılık olmasına pek de şaşmamalı. Gerçekten de, 2018 yılında Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir araştırma, insanların yüzde 70’i, bireysel tüketicinin, çevreyi koruma konusunda en çok sorumluluğa sahip olan kesim olduğunu düşünüyor.

Sürdürülebilir tüketicilik, başkalarını ve doğayı önemserken bir yandan da tüketmeye devam etme olanağı sağlaması itibariyle, hem üreticilere hem de tüketicilere oldukça cazip geliyor. İnsanlara açık bir biçimde, radikal bir değişikliğe ihtiyaç duymadan, soyut ve kahredici iklim krizi tehlikesi karşısında ‘bir şeyler yapma’ fırsatı sunulmakta.

Mevcut ekonomik sistemimiz açısından baktığımızda, bu durum anlaşılır duruyor. Sürdürülebilir tüketicilik, büyüme ve kâr etme gibi ekonomik gereklilikler ile ekolojik ve toplumsal sürdürülebilirlik değerlerini kaynaştırmakta. Bütün bunların uyum içinde bir arada var olabileceği gibi bir iddia ya da yanılsama var ortada. Sürdürülebilir hayat tarzı internet sitesi utopia.de’nin kurucusu Claudia Langer, günümüzde tüketici tercihlerinin şirketlerin izleyecekleri istikâmete yön verdiğini iddia ederek, ‘mevcut hareketin bütün zamanların en barışçıl devrimi’ olduğunu söylüyor.

Peki, ama hakikaten durum bu mu? 1988’den beridir gerçekleşen küresel sera gazı salımlarının yüzde 71’inden yalnızca 100 şirketin sorumlu olduğunu göz önüne aldığımızda, bu iddia hayli şüpheli görünüyor. Gidişatı, biz tüketiciler mi tayin ediyoruz? Yoksa büyük şirketler ve ‘sürdürülebilir gelişim’ hareketi tarafından suçu kendimizde aramamız için manipüle mi ediliyoruz? Çözümlerinin de menfaatlerinin de, toplumun çoğunluğuyla aynı yönde olmadığı açık.

İKLİM KRİZİ MEVCUT EŞİTSİZLİKLERİ YENİDEN ÜRETİYOR

İnsanlığın çevre üzerinde yarattığı etkileri düşündüğümüzde, iklim krizinin zararlı etkilerinin herkes için aynı olmadığını, aksine bunların ekonomik eşitsizlik ve diğer yapısal güç dengesizlikleriyle yakından ilintili olduğunu vurgulamak oldukça önemli. İklim krizi, genel olarak insanlığa tehdit oluşturmakla kalmayıp, mevcut eşitsizlikleri de artırmakta ve yeniden üretmekte. Bunun en büyük sebeplerinden biri, iklim krizinin kökenlerinin ve sonuçlarının, ekonomik sistemimiz olan kapitalizmin yanı sıra, ataerki ve ırkçılık gibi diğer toplumsal iktidar eşitsizlikleri ile ayrılmaz bir biçimde bağlantılı olması.

İnsanların yol açtığı karbon salımlarını, gelirlerine ve servetlerine göre karşılaştıran, 2015 tarihli Oxfam araştırması, kişi başına düşen salımlardaki eşitsizliği ortaya koyuyor. Sonuçlar iki bakımdan çarpıcı. Birincisi, en zengin yüzde 10’un küresel karbondioksit salınımlarının yüzde 50’sinden sorumlu olurken, en fakir yüzde 50’in salınımların yalnızca yüzde 10’unu gerçekleştirdiğini gösteriyor. Çalışma ikinci olarak ise, en az karbondioksit salımı yapan insan grubunun, iklim krizinin etkilerine en fazla maruz kalan grup olduğunu ortaya koymakta. En fakir yüzde 50’in içinde olan insanların ezici bir çoğunluğu, en korunmasız ülkelerde yaşıyor ve seller, kuraklıklar ve sıcak hava dalgaları gibi tehlikelerle daha fazla karşı karşıya kalıyor. Bu eşitsizlikler kendilerini ülkelerin kendi içlerinde de gösteriyor.

Katrina Kasırgası, bunun çok tipik bir örneğiydi. Yoksullar, yaşlılar ve beyaz olmayanlar en ağır darbeyi yemişti ve felaketle başa çıkmak için en az imkâna sahip olanlar da onlardı. Bunun yanı sıra, özellikle Küresel Güney’deki kadınlar, bir ölçüye kadar toplumsal cinsiyet temelli iş bölümünden kaynaklı olarak, erkeklere kıyasla çok daha fazla risk altındadır. Özellikle yağmur suyuna muhtaç bir biçimde tarım yapılan bölgelerde, su taşımak çoğunlukla kadınların sorumluluğunda olduğu ve kaynaklar kurudukça su bulma işi daha da zor hâle geldiği için üstlerindeki iş yükü artmaktadır. Yaşlıların ve hastaların toplumsal bakım görevini orantısız bir ölçüde kadınlar yüklenmekte ve bu sebeple, kötü sağlık hizmetleri onlar için daha büyük riskler teşkil etmektedir.

Fosil yakıtlarda kimlerin ekonomik menfaati olduğuna baktığımızda ise bu kutuplaşmış eşitsizlikler daha da keskin bir biçimde belirgin olur. Forbes’un milyarderler listesindeki, fosil yakıt üretiminde doğrudan menfaati olan insanların sayısı, 2010’dan 2015’e, elli dörtten seksen sekize yükselirken, bu kişilerin toplam servetleri 200 milyar dolardan 300 milyar dolara yükselmiştir. Bu küçük elit, iklime zarar veren eylemlerden ve politikalardan dolaysız bir biçimde kâr sağlamakta ve açık bir biçimde, mevcut durumu değiştirmeye pek yanaşmamaktadırlar.

CEZBEDİCİ AMA FAYDASIZ

Eğer herkes iklim felaketinden eşit ölçüde zarar görmüyorsa, bu felaketi bertaraf etmek için en etkili araçların belirlenmesine dair, bu durumdan nasıl bir çıkarım yapabileceğimizi sorabiliriz demektir. Bu soruya yanıt vermedeki sorunlardan biri, mevcut çabaların yapısal değişim konusundaki eksiklikleridir. Bunun tipik bir örneğini görmek için, Birleşmiş Milletler’in Paris Anlaşması’na bakmamız yeter. Bu anlaşmaya göre 196 ülke, sanayi öncesine göre sıcaklık artışını 2°C’ın, hatta tercihen 1.5°C’ın altında tutma ve karbon salımını 2050 itibariyle sıfıra düşürme vaadinde bulunmuştu. Hedef açık, gerekli ölçütler bilinmekte ve araçlar hazır ancak eksik olan eylemdir. Hükümetler, imzaladıkları anlaşmaya uygun bir biçimde hareket etmiyor. ABD ise anlaşmadan bütünüyle çekilmiş durumda.

Kurumsal düzeydeki eksiklik belli ki, sürdürülebilir tüketicilik gibi bireysel yaklaşımları daha fazla göz önünde tutuyor. Bu arayışa dair bize yardımcı olacak pek çok araç da geliştirilmiş hâlde. Karbon ayak izimizi hesaplayacak sayısız internet sitesinin yanı sıra; kişisel karbondioksit salımımızı nasıl düşüreceğimize dair, daha az et ve süt ürünü tüketmekten, daha az araba ve uçak kullanmaya, ışıkları söndürmeye ya da organik ve adil ticaret ürünleri satın almaya kadar, öneriler çıkıp duruyor karşımıza. Yaklaşan krizi düşündüğümüzde böylesi değişiklikler akla yatkın görünmekle kalmıyor ve sürdürülebilir tüketicilik, insanlarda kontrolü elinde bulundurma hissi yaratıyor: satın alacakları şeye ve sonuç olarak da neyin üretileceğine kendileri karar veriyorlar. Etik olmayan şirketleri, boykot ederek cezalandırıp, etik olan karşıtlarını, ‘onlardan satın alarak’ ödüllendiriyorlar. Ancak bu yaklaşımın, insanları hakikaten güçlendirip güçlendirmediği ve en önemlisi de, küresel salımların devasa ölçeği ve diğer çevresel etkilerle başa çıkıp çıkamayacağı sorgulanmaya muhtaçtır.

Sürdürülebilir tüketiciliğin üç temel sahası vardır: Adil ticaret ürünleri, organik tarım ve karbon telafisi. Adil ticaretin öncelikli amacı, ‘adil’ çalışma koşullarını ve ücretleri teşvik etmektir, küresel etkileri azaltmak değil. Adil ticaret üzerine 2009 yılında yapılan bir literatür taraması, bütünsel metodik bir çevre değerlendirmesi yapan bir çalışmaya rastlamamıştır.

Organik tarım ise bunun aksine, geleneksel üretime kıyasla çevresel olarak daha evla olma imajını açık bir biçimde desteklemektedir. Bununla birlikte Michael Clark ve David Tilman tarafından 2017 yılında gerçekleştirilen bir inceleme, pek çok insanın inancının aksine, organik gıdaların, geleneksel yollarla üretilen gıdalardan daha çevre dostu olmadığını gösteriyor. Organik ya da geleneksel üretim, ürünün ne olduğuna göre daha üstün olabilir ama genel düzeyde, farklılıklar üç aşağı beş yukarı birbirini dengeler. Yekûna baktığımızda, organik üretim daha az enerji kullansa da, benzer ölçüde sera gazı salımı yapmakta, daha fazla toprak kullanımına gereksinim duymakta ve daha fazla ötrofikasyona (gübreleme kaynaklı olarak yüzey sularına azot ve fosfat yüklemesi) neden olmaktadır.

Organik ya da geleneksel ürünleri satın almaya odaklanmaktansa, tükettiğimiz ürünlerin cinsi arasındaki muazzam farkları göz önünde bulundurmak daha etkili olabilir. Bir gram hayvansal protein üretmek için kullanılması gereken toprak, pirinç için kullanılacak olandan elli kat fazladır ve on kat daha fazla karbon salımına sebebiyet verir. Ne yediğiniz, yediğiniz şeyin nasıl üretildiğinden daha önemlidir.

Gönüllü karbon telafisi de hızla gelişen şeylerden biri. Bunun arkasında da, karbondioksit salımlarını tazmin etme gayesindeki projelere, örneğin dünyanın diğer ucundaki bir bölgede ağaç dikmek gibi işlere nakdi bağışta bulunma fikri yatıyor. Gayet makul görünse de, çoğu durumda neokolonyal bir hâl alabilmektedir bu durum. Şirketler ve gerekli mali kaynaklara sahip olan kişiler, karbon telafisi ile salımları azaltmak yönündeki sorumluluklarını kolayca daha fakir ülkelere ‘ihraç’ edebilmektedirler. Bu da onların, kendi ülkelerindeki radikal değişim ihtiyaçlarını göz ardı etmesine olanak sağlamaktadır.

Buna rağmen bu yaklaşımlar pek çok kişi için cazip gelmeyi sürdürüyor. Ekoloji ve ekonomi alanında uzman Michael Bilharz, pazar araştırmacılarının LOHAS (Lifestyles of Health and Sustainability-Sağlıklı ve Sürdürülebilir Hayat Tarzları) dediği demografik grupta bulunan yirmi dört sürdürülebilir tüketicinin, karbondioksit salımları ve enerji sarfiyatları üzerine bir araştırma gerçekleştirdi. Araştırmaya katılanların hepsi, doğanın korunması hedefli Alman bir organizasyonun Baverya şubesi olan BUND Naturchutz’un üyesiydi ve hepsi de, organik ve yerel kaynaklı ürünler satın almak, elektronik cihazlarını kullanmadıkları zaman tamamen kapatmak ve yeşil enerji kullanmak gibi, karbondioksit salımlarını azaltacak pek çok önlem alıyordu. Kişiler, kendi bireysel karbon ayak izlerinin, Almanya ortalamasından aşağı yukarı yüzde 30 daha az olacağı tahmininde bulunmuştu. Gel gör ki araştırmanın sonuçları, bu bireysel tahminlerle ters düşüyordu ve aksine, bu kişilerin çevresel tesirlerinin ulusal ortalamanın içinde ya da üstünde olduğunu ortaya koyuyordu.

Bu tutarsızlığın gösterdiği iki şey vardır. İlki, sürdürülebilir yaşam tarzı olarak adlandırılan şeye odaklanmanın hatalı olduğudur. İnsanlar, gündelik rutinlerinde ufak değişiklikler yaparak ya da ev eşyalarını birazcık daha verimli olanlarla değiştirerek, ‘bir şeyler yaptıkları’ hissine kapılırlar. Ancak bunu yaparken, sekme etkilerini göz ardı ediyor olabilirler; ve hatta elektrik faturalarından tasarruf ettikleri parayı çevreye zarar verici başka şekillerde harcayarak ve önceki sürdürülebilir davranışlarına yaslanıp kendilerine daha fazla tüketmek için ahlaki gerekçeler oluşturarak (‘benlik tasdiki’), daha fazla tüketmeye teşvik ediliyor bile olabilirler.

Bilharz’ın çalışmasının gösterdiği ikinci bir şey de, kişilerin karbondioksit salımlarını belirleyen en büyük etmenin, gelirleri ve servetleri olduğu, çevresel olarak duyarlı olanların da bundan azade olmadıklarıdır. Daha fazla parası olanlar, genellikle daha fazla tüketmekte, daha fazla seyahat etmekte ve daha büyük evlerde yaşamaktadırlar.

Bilharz’ın Katharina Schmitt’le birlikte yazdıkları Büyük Meseler için Büyük Önlemler (Going Big with Big Matters) isimli kitap, kişisel yaşam alanlarımızın boyutlarını küçültmek, ısıtma sistemleri ve ısı yalıtımına dair tercihlerimizi değiştirmek, uçak kullanımımızı önemli ölçüde azaltmak, yüksek derecede verimli arabalar kullanmak, araba paylaşımı programlarına katılmak ve yenilenebilir enerjiye yatırım yapmak gibi, etkisi daha fazla olacak kararlara odaklanma çağrısında bulunuyor.

Bu değişikliklerin nispi önemlerini sayılarla da gösterebiliriz: Seth Wynes ve Kimberly Nicholas’ın yaptıkları 2017 tarihli bir incelemeye göre, kapsamlı bir geri dönüşüm yılda 0.2 tCO2e, evdeki lambaları iyileştirmek 0.1 tCO2e tasarrufta bulunmaktadır. Ancak bu sayılar, sebze temelli bir diyet izleyerek ya da araba kullanımını düşürerek yılda tasarruf edilebilecek 0.8 tCO2e ile kıyaslandığında oldukça ihmal edilebilirdir. Ortalama bir araba bir sene içinde 13 bin 467 mil yol aldığında (Amerikalıların 2018 yılında gittikleri ortalama mesafe) 190 gCO2/mi, ortalama bir dört çekerli araç 216 gCO2/mi sarf etmektedir; ki bu da sırasıyla yıllık 2.56 tCO2e ve 2.91 tCO2e’ye denk düşer. Peki, ama ihtiyacımız olan daha büyük adımlarsa, bu küçük adımlar bize neden bu kadar cazip geliyor ve sürdürülebilir tüketicilik, neden bu kadar geniş ölçüde teşvik ediliyor? Bütün bunlar, şirketlerin kendi ahlaki sorumluluklarını başkalarına devretmek için kullandıkları bir araçtan mı ibaret?

İYİ İNSAN OLMAK 

Yukarıda bahsedildiği üzere sürdürülebilir tüketim, kontrolü elinde bulundurma hissiyatı yaratabilir. Fakat bu, her şeyden önce bir konfor ve estetik meselesidir. Alman postacılık ve e-ticaret şirketi Otto Group’un yayınladığı 2009 tarihli bir eğilim yoklamasına göre, günümüzün tüketicilerinin adil ticaret ve organik ürünler alırken nedenleri, daha geniş bir toplumsal dayanışmadan çok kişisel nedenlerdir. Etik davranış, kişisel bir rahatlama faktörü olarak görülüyor ve 1980’lerin çevre hareketinde hâkim olan, tüketimden feragat etme ve dünyayı değiştirmek için ortak eylem gibi idealler, estetik, kefaret ve kişisel gelişim gibi düşünceler tarafından bir kenara itilmiş durumdadır. Otto Group’un kurumsal sorumluluk müdürü Dr. Johannes Merck’in, etik tüketimi bir statü sembolü hâline getirebilecek önde gelen ‘rol modelleri’ için çağrı yapması da hiç şaşırtıcı değil. Etik davranışı yönlendiren şeyin tüketme arzusu olduğu konusundaki ısrarını sürdürmekte.

Sürdürülebilir tüketiciliğin daha da gerici bir yönü daha vardır ki o da, sorumluluğun üretim ve ticari faaliyetten uzaklaştırılıp tüketiciye yönlendirilmesidir. Gezegeni kurtarmak, genel toplumsal düzenlemelere dair bir sorun olmaktan çıkıp kişisel seçimler meselesi hâline gelmiştir. Etik tüketicilik, ahlaki olarak iyi ile kötü ürünler arasında ayrım yapmakla kalmaz. Bugün git gide daha çok insan, kendilerini ve diğerlerine olan üstünlüklerini, satın aldıkları ürünler üzerinden tanımlar hâldedir. Belirli ürünlerin yanında ya da karşısında yer alman, soyut olarak iyi bir insan mı yoksa kötü bir insan mı olarak görüleceğini etkileyebilir, somut olarak ise kendini yargılamaya ya da ötekileri mahkûm etmeye teşvik edebilir. Bununla birlikte herkes, etik tüketicilik hareketine katılacak imkânlara sahip değildir. Herkesin etik tüketimle meşgul olacak zamanı, parası ya da enerjisi yoktur. Katolik Kilisesi mensupları 1562 yılına kadar, ‘endüljans kağıtları’ satın alarak işledikleri günahların cezasından kurtulabiliyorlardı. Kilise’ye giden nakit, ruhun kefareti ile mübadele ediliyordu. Bugün eğer ürünlerin çevresel etkilerinin ahlaki sorumluğu, işletmelerden kişisel tüketicilere kaydırılmış hâldeyse, az gelirli insanların da iyi bir vicdan sahibi olmaya durumu elvermiyor demektir bu.

İşletmelerin kendisi için ise, sürdürülebilir ürünleri teşvik etmenin sebebi etik olmaktan ziyade ekonomiktir. Bu türden ürünlerin pazarı yüksek bir büyüme potansiyeline sahiptir ve ‘otantik’ bir yeşil imaj, şirketlere rekabet avantajı sağlar. Danışma ajansı A.T.’nin Yeşil Kazananlar (Green Winners) isimli çalışmasına bakılırsa sürdürülebilir şirketler, geleneksel olanlara nazaran mali kriz boyunca yüzde 10-15’lik daha iyi bir performans sergilemişlerdir. Etik tüketicilik, tüketimin anlamını, onu özerklik, topluluk, dürüstlük, adalet ve doğa gibi gayri maddi değerlerle bir araya getirerek artırma gayretindedir. Sıklıkla halkla ilişkilerin kurucusu olarak görülen Edward Barneys’in elde ettiği bir pazar başarısıyla bu durum arasında paralellikler kurulabilir. Bernays 1929 yılında sigaranın reklamını kadınlara, ‘özgürlük meşaleleri’ olarak yapmıştı. New York’ta gerçekleşen Paskalya Bayramı geçit töreninde bu ‘özgürlük meşalelerini’ içmeleri için kadınlara para ödemişti. O zamanlar kadınlar için kamusal alanda sigara içmek toplumsal bir tabu olma özelliğini henüz yitirmemişti. Kampanya sigarayı kadınların bu toplumsal tabuyu aşma yönündeki çabasıyla bir tuttu ve böylece, feminist mücadeleyi yeni bir pazara girmenin yolu olarak kullanmış oldu.

Etik tüketicilik, ‘yeşil kapitalizmin’ mükemmel bir örneğidir. Kapitalizmin kendisinin yıkıcı sonuçlarına karşı getirilen eleştirilerin yönünü saptırmakla kalmaz, onları kapsar ve bizatihi kapitalizmin yarattığı sorunlar karşısında çözümün bir parçası olarak arzı endam eder. Yeşil kapitalizmin öne sürdüğü piyasa yönelimli önlemler, apolitik oldukları kadar gayri demokratiktirler de. Çevresel liyakati, statükoyu pekiştirecek biçimde bir gelir ve tüketim meselesi hâline getirirler. Büyük şirketler, bir yandan piyasa vasıtasıyla yükümlülüklerinden muaf kalırken, diğer yandan mevcut güçlerini artırmasalar bile koruyabilirler. Bu da sonuç olarak, ahlaki sorumluluğu bireyin sırtına yükler ve onu siyasal güçten yoksun bırakır. Yeşil kapitalizm, kendi bünyesi içinde bir ‘çözüm’, kendi çekirdeğinde yatan kâr etme güdüsünü sorgulamak bir yana teşvik eden bir ‘çözüm’ sunarak mevcut sistemimizi istikrar sahibi kılar.

KOLEKTİF EYLEM

İklim krizi, yirmi birinci yüzyılın en çetin meselesidir. Küresel ısınmayla mücadele etmek için ne yapmamız gerektiği hususunda bilim, on yıllardır gayet açıktır: IPCC’nin (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) küresel sıcaklık yükselişini 1.5°C’in altında tutma hedefine uymak ve küresel net salımları 2050 itibariyle sıfırlamak zorundayız. Gel gelelim siyasal liderler ya yeterince hızlı harekete geçmiyor ya da hiçbir şey yapmıyor, ‘piyasalara’ güvenmeyi tercih ediyorlar. Bizimse bekleme şansımız yok. İklim krizi, hepimizi ilgilendiren son derece siyasal bir meseledir. Sorunu çözmek de hakiki bir siyasal değişimi ve bunun üstesinden gelecek kolektif bir eylemi şart koşuyor.

İklim krizini önemseyen ve buna karşı faal bir şekilde mücadele etmeye çalışan pek çok insan, bu yazıda dile getirilen meselelerin muhtemelen farkındadır zaten. Bununla birlikte, arkadaşlarımız ve ailemizle yaptığımız, ‘senin benim’ bu konuda somut olarak ne yapabileceğimize dair konuşmaların çoğu esasen hâlâ, kolektif eylemdense bireysel eylem etrafında dönüp durmaktadır. Bu tür konuşmalar muhtemelen, dünya hakkındaki konuşma ve eyleme biçimimizi de şekillendirecektir. Bununla birlikte iklim krizine dair muhtemel çözümler hakkındaki konuşmalar da bundan muaf sayılmaz. Peki, o zaman neden birlikte bir protesto düzenlemek, bir grup olarak örgütlenmek ve etkinliğini geçmişte kanıtlamış, kitlesel toplumsal hareketler ve ekonomik grevler gibi dönüşüm araçları hakkında daha fazla konuşmuyoruz.

Kayda değer bir ivmeye sahip ve büyümeye devam eden küresel bir iklim hareketi, geçtiğimiz aylarda su yüzüne çıkmaya başladı. Ağustos 2018’den beri her Cuma günü okulu asma eylemi yapan, İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg’in eylemleri, yeni ortaya çıkan pek çok grubun ilham kaynağı oldu. 15 Mart’ta iki binden fazla şehirde, 1.5 milyondan fazla (örgütleyicilerinin verdiği sayıya göre) insanın katılımıyla, okullarda ve üniversitelerde küresel bir iklim grevi gerçekleşti. Daha büyük büyük bir başka grev ise 20 Eylül’de gerçekleşti.

Harekete karşı muhafazakar cenahtan sayısız saldırı olsa da, hareket oldukça büyük bir ilginin ve dayanışmanın odağı oldu. Binlerce bilim insanı açık dayanışma mektupları imzalarken, pek çok sendika da hareketi faal bir biçimde destekliyor, öğretmenleri öğrencileri desteklemeleri konusunda teşvik ediyor. Bazı eğitimciler bu iklim grevlerine bizatihi katılacaklarını duyuruyorlar.

İklim krizine karşı mücadelede, yıllardır ve belki de on yıllardır en ümit verici gelişme bu. Bu dinamiğin arkası gelirse, gençlerin öncülük ettiği iklim grevleri ile öğretmenlerin daha iyi çalışma koşulları için yaptıkları grevlerin güçlerini birleştirmesi, çevresel talepler ile kamusal hizmetler için yapılan mücadelelerin bir araya gelmesi ihtimal dahilindedir. Daha esaslı bir değişime, kapitalist ekonomik modelden ve onun yaşamlarımıza, çevremize oluşturduğu tehditten kurtuluşa doğru giden yol da buradan geçmektedir. İklim grevlerinin de gösterdiği üzere, gezegeni tek başımıza kurtarmak zorunda değiliz.

Yazının aslı Jacobin Mag sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Mehmet Fahrettin Biçici)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here