izmir escort
Ana SayfaTartışı-YorumCumartesi Anneleri: Gözaltındaki kayıpların...

Cumartesi Anneleri: Gözaltındaki kayıpların hikayesi

Google News presshaber.com

Kadir Gürhan

“Kayıplar” ve “yargısız infazlar” denilince akla ilk gelen Latin Amerika ülkeleridir. Bu ülkelerde askeri cunta yönetimleri “gözaltında kayıplar” ve “yargısız infazlarla” kendisine muhalif olan tüm kesimlere karşı bir korku ve sindirme politikası uyguladı. Hayatın bir parçası haline gelen bu uygulamalarda kaybedilenlerin çoğunu; öğrenciler, öğretmenler, sendikacılar (örgütlü işçiler), insan hakları savunucuları ile çalışanları, eylemciler ve ordunun silahlandırdığı milislere, bireysel olarak karşı çıkan kişiler oluşturur (ordunun oluşturduğu bu milisler Türkiye’de koruculuk sistemine denk geliyor). 1978 yılında, bir İngiliz gazeteciye demeç veren General Videla şöyle söyler: “Terörist, sadece silah ya da bomba taşıyan kişi değildir. Batı ve Hıristiyan uygarlığına ters düşen fikirleri yayanlar da teröristtir.” Bununla birlikte o günlerde Buenos Aires bölgesi askeri valisi daha sert ve katı bir açıklama yapar: “Önce yıkıcıları yok edeceğiz, sonra işbirlikçilerini, sonra… sempatizanları, sonra… kayıtsız kalanları, sonra zaaf içinde olanları…” Bu şekilde açıklamalarda bulunan generaller ülkenin her yerine yayılan toplama kampları kurdular. Bu kamplardan 30 bin dolayında insan geçti ve kimse onlardan bir daha haber alamadı.

Gözaltındaki kayıpların artmasıyla birlikte kayıp aileleri kendi aralarında örgütlenerek, kaybolan evlatlarına ve yakınlarına sahip çıktılar. Toplu mezarları ve failleri ortaya çıkardılar. İşkence merkezleri ve başkanlık sarayları önlerinde eylemler gerçekleştirdiler. Bu eylemler tüm dünyanın dikkatini üzerine çekerken askeri cunta yönetimlerini zor durumda bıraktı. Siyasal rejim ve siyasal rejimin basını, bu eylemcileri “deli kadınlar” diye adlandırdı. Bununla birlikte aynı şeyler Türkiye’de de yaşandı.

12 Eylül Darbesi ile başlayan kayıplar, doksanlı yıllar boyunca artarak devam etti. Doksanlı yıllarda kayıpların artmasıyla birlikte kayıp yakınları ve onları destekleyenler bütün yasal yolları denedikten sonra, başka çareleri kalmadığı için 27 Mayıs 1995 tarihinde İstiklal Caddesi’nde Galatasaray Lisesi önünde her Cumartesi günde yarım saat süreyle eylemlerine başladılar. Gelenekselleşen bu eylem 1999 yılının mart ayına kadar devam etmiştir. Kendilerini “Cumartesi İnsanları” olarak tanıtan eylemciler daha sonra Arjantin’deki “Perşembe Anneleri” olarak bilinen eylemlere benzer şekilde “Cumartesi Anneleri” olarak adlandırılmış ve bu isimle tanınmışlardır. Türkiye’de kayıp olaylarına ilişkin yasal bir düzenlemenin olmaması, devletin çeşitli kurumları tarafından gözaltıların kabul edilmemesi ve ciddi bir biçimde bu konuyla ilgili araştırmaların yapılmayarak geçici ve sonuç verici çalışmaların yapılmaması, tepkilerin giderek artmasına neden olmuştur. İşte “Cumartesi Anneleri” olarak bilinen bu eylemler gözaltına alındıktan sonra kaybolanların ve kaybolduktan sonra ölü bulunanların sayısının artması nedeniyle başlamıştır. Eylem hem açık biçimde örgütlenmiş hem de kamuoyunun algılayabileceği bir biçimde yapılmıştır. Açıklanan hedef, her cumartesi günü yarım saat oturma eylemidir ve buna hep sadık kalmaktır. Eylemciler kayıplara karşı olmak, kayıplar için kamuoyu oluşturmak amacıyla hareket etmiş ve kendilerini bu taleple sınırlandırmışlardır. Yani eylem sistemin bütününe karşı değil, aslında tekil bir haksızlığa karşı yapılmıştır. “Cumartesi Anneleri”nin bir özelliği de örgütlü olmamasıdır.  Bu eylemin sorumlusu, yetkilisi yoktur. Böylelikle eylem çevreden insanların katılmasına olanak vermiş, farklı eğilimleri de ortak noktada buluşturabilmiştir. Kamu vicdanına çağrıda bulunulmuş ve bu çağrıyla uluslar arası bir sorun olan “gözaltında kayıp” olgusuna dikkat çekilmeye çalışılmıştır.

Her Cumartesi saat 12’de “Kayıpların akıbeti açıklansın, sorumlular ortaya çıkarılarak yargılansın ve kayıplar son bulsun” talebiyle basın açıklamasının yapıldığı bu eylemler 1996 yılının yaz aylarına kadar önemli bir olay ya da saldırı olmadan devam etmiş, ancak haziran ayında İstanbul’da yapılan HABİTAT II. zirvesiyle birlikte, annelerin eylemine hemen her hafta polis tarafından müdahale edilmeye başlanmıştır. Eyleme destek verenlere bile gözaltı yapılmış “Toplantı ve gösteri yasasına aykırı davranıldığı” gerekçesiyle dava açılmıştır. Galatasaray oturmalarının 170. haftasında 15 Ağustos 1998’de başlayan güvenlik güçlerinin müdahalesi 7 ay boyunca sürmüş ve bu zaman dilimi içerisinde 431 kişi gözaltına alınmıştır. Oldukça etkili olan “Cumartesi Anneleri” eylemleri cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanların uluslar arası görüşmelerinde ayrı bir gündem maddesi olmuştur. AB ile ilgili görüşmelerin devam ettiği bu dönemde devlet farklı tutumlar sergilemiş; ya bu eylemlere destek vererek aramaları birlikte yaptıklarını belirtmişler ya da bu tür eylemleri yasadışı ilan ederek sürekli gözaltılar ile eylemleri önlemeye çalışmışlardır.  Eylemler,  devlet yetkilileri tarafından yasadışı ilan edilerek müdahale edilmiş ve bu yasadışı nitelendirmelerle müdahaleler meşru kılınmaya çalışılmıştır.

Cumartesi Anneleri ilk eylemlerine başladıklarında kaybedilen yakınlarının ölümünü düşünmüyorlardı. Yakınlarını, devletten canlı olarak istiyorlardı. Şimdilerde ise yakınlarının kemiklerini ya da yakınlarına ait bir mezar istiyorlar. 700’üncü haftasını geride bırakan bu adalet arayışı devam ederken siyasal rejimin aslında bir değişikliğe uğramadığını sadece şekil değiştirdiğini görüyoruz.

Anayasanın ikinci maddesi insan haklarına saygılı olmayı vaat ederken, yakınlarını arayanlar tehdit edildi, savcılığa gidenlerin evrakları yüzlerine fırlatıldı, gözaltına alındı ve gözaltındakileri bu hak arayışından vazgeçirmek için işkenceler yapıldı. Üstelik oda yetmezmiş gibi devlet gözaltında kaybettiği insanların hapisten kaçtığını söyleyerek, ertesi gün bu kişilerin evlerini basıp arama yapıyordu. Devlet bu şekilde kayıpların üzerini örtmeye çalışıyordu. Genellikle oğlunun akıbetini sormak için yetkili kurumlara başvuran kayıp yakınlarının aldığı cevap; ” Bizde kimse yok, kızın dağa kaçtı, oğlun pencereden kaçtı” şeklinde oluyordu. Anayasanın ikinci maddesiyle çelişen tüm bu uygulamalar kişilerin “hukuk devletine” olan güvenini ciddi şekilde sarsmıştır.

Cumartesi Anneleri nasıl ki Türkiye’deki en uzun sivil itaatsizlik örneğiyse aynı zamanda tam bir gazetecilik örneğidir. Çünkü bu kaybedilenlerin akıbeti 5N1K ile sorulmaya devam ediliyor. Örneğin, 1995’te Fehmi Tosun, evinin önünden beyaz Renault marka bir arabadan inen kişiler tarafından kaçırılarak kaybedildi ve kendisinden bir daha haber alınamadı. Aylar sonra yüzünün bir tarafı parçalanan vücudunun her tarafında naylon yakılan Fehmi Tosun, kimsesizler mezarlığında bulunmuştur. Bu örnekte de görüldüğü gibi ne, nerede, ne zaman, nasıl, neden, kim sorularının cevapları rahat bir şekilde alınmasına rağmen, hiç birisinin daha katilleri bulunmuş değildir. Cumartesi Annelerinin ortak kanısı kayıpların en çok yaşandığı doksanlı yıllarda Başbakanlık, Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Müdürlüğü görevini yapan yetkililerin yargılanmasıdır. Çünkü onlara göre bu gözaltında kayıpların kilit noktasını bu kişiler oluşturuyor. Bu kilit isimlerin başında o dönemin başbakanı Tansu Çiller ve aynı dönemde Emniyet Müdürlüğü Görevini yapan daha sonra İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı görevlerini yürüten Mehmet Ağar geliyor.

Siyasal rejim, zararlı yurttaş olarak gördüğü bu insanları birer birer kaybederken, bu insanların yakınlarının başlatmış olduğu adalet arayışı, rejimi zor durumda bıraktı. 1999 da yapılan müdahaleler ve gözaltılar sonucunda sayıları giderek azalan Cumartesi Anneleri Eylemlerine ara vermeye karar verdiler. Daha sonra Ergenekon davasıyla başlayan toplu mezarların bir kısmının açılmasıyla birlikte 31 Ocak 2009’da adalet arayışlarına kaldıkları yerden devam etme kararı aldılar. Toplumsal duyarlılığın ve desteğin oldukça az olduğu bu eylemlerde medya hep siyasal rejimin bir organı olarak görev yaptı. Adalet arayışlarına devam eden anneler, gazetelere  “Terörist anneleri” ya da “Örgüt propagandacıları” diye haber oluyordu.

Dünden bugüne ne değişti?

1995’ten bu yana 13 Hükümet değişse de kayıpların akıbetinde bir değişiklik olmadı. Belirlenen 348 toplu mezardan sadece 45 tanesi açılmış durumda 303 mezar açılmayı bekliyor. Bu açılmayan mezarlarda toplam 4201 kişi bulunuyor (İHD verilerinden alınmıştır) 12 Eylül rejiminin kurumları (örneğin YÖK), hukuku, yüzde onluk baraj sistemi günümüzde de varlığını koruyor. Bu konular, hala Türkiye siyasetinde tartışmaya açık konulardır. İşlemeyen adalet mekanizması sonucu davaların çoğu ya zaman aşınımına uğruyor ya da çoğuna takipsizlik kararı veriliyor.

Yıkıcı sonuçlar doğuran 12 Eylül Darbe generallerinin yargılanması demokrasiyi getirmedi. 12 Eylül Darbesinin üzerinden onca hükümet değişmesine rağmen hiçbirisi bu darbenin getirdiği anayasa ve kurumlarıyla hesaplaşmadı. Tüm bunlar şunu gösteriyor ki anti-demokratik uygulamalar, yasalar, kurumlar ve siyasal rejim değişmese de bu insanlar, “ADALET” arayışlarına devam edecekler. “Cumartesi Anneleri” Çocuklarının kemikleri bulunmadan ve çocuklarının katilleri cezalandırılmadan Galatasaray Meydanı’ndaki hak nöbetlerine devam edecektir.

KAYNAKLAR

1.)          Öztürk, A. (1996) Anımsamanın Zaferi, İstanbul, Berfin Yayınları

2.)          Günçıkan, B. (1996) Cumartesi Anneleri, İstanbul, İletişim Yayınları

3.)          Bağımsız İletişim Ağı-Bianet’in Cumartesi Anneleriyle yaptığı Söyleşiler

4.)          İHD’nin konuyla ilgili yayınladığı raporlar (http://www.ihd.org.tr/index.php/raporlar-mainmenu-86/bilanar-mainmenu-99.html )

5.)          (http://tr.wikipedia.org/wiki/12_Eyl%C3%BCl_Darbesi)

6.)          Sivil itaatsizlik (http://www.siddetsizlik.org/sivil-304taatsizlik.html)

Listeler

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler haberler

Otomotiv sektörüne seneye yeni destek programları

Otomotiv sektöründe rekabet gücünün geliştirilmesi için gelecek yıl çeşitli destek...

Fikret Otyam’ın durumu iyiye gidiyor

Geçirdiği mide kanaması sonucu yoğun bakıma kaldırılan ünlü sanatçı Fikret Otyam’ın...

Solar teknolojilere de yatırım yapıyor

Oto SafariTemmuz 2019 sonundan itibaren daha yüksek verimliliğe sahip solar...

Yaptırımlar Erken Başladı; ABD, Türk Pilotlarına F-35 Eğitimini Durdurdu!

Açıklama Reuters ajansından geldi. Pentagon Sözcüsü Mike Andrews, Reuters haber...

Tartışı-Yorum

Ölümü öldürmek, sonsuz bir umudun baharıdır…

“Evîn Biharek e…”* - Arjen Arî Bir acılar sarmalıdır sancı, zamanın derinliklerinde gezinen ve hayatın kıyılarına vurur hafızalarının unutulmayacak sesleri. “Lal bû zimanê xwezayê, Girî herikî, jan bû banî” (“Dilsizdi doğanın dili, gözyaşı aktı, acı köprü oldu…”) dizeleri ile anlatıyor şair Semra Çelebî, ‘Birîn’ adlı şiir kitabında, gerçeğin...

Kalbi atan ölü bedenler

Bazı anlar vardır zihinlerimizde çocukluğumuza dair. Hayal mi gerçek mi olduklarını ömrü billah çözemeyiz. Bize anlatılanları, oradan buradan duyduklarımızı kurgulayarak bir görüntü yaratmış da olabiliriz, bizzat gözlerimizle tanık olduğumuz bu anlar zihnimizde mıh gibi tüm gerçekliğiyle çakılı da olabilir. Dediğim gibi hangisinin doğru olduğunu sınamak mümkün değil.Zihnimde...

Kuzguni Gömüt

Siyah kuzguni elbisesi içinde dilinde tek bir Arapça cümle ile Aisha Faris, sadece ağlıyordu. Bizim bilmediğimiz bir dilde, İç’inde kopan çığlıkların gümbürtüsü, siyah elbisesinde kara kara dalgalanıyordu. Aynı Arapça cümleyi tekrarlayarak Engin dertlerine bir de çağlayanlar ekliyordu. Gözyaşları bakışımızın değdiği her yerdeydi. Kara elbisesi; pul parlaklığını, onun...

Direniş Suflesi: Hayır

‘Oku’ diye başlıyor olmasına rağmen kutsal sayılan kelam; ilk maraza mevzunun başında ortaya çıkıyor.Taraflaşmanın daha kolay belirlendiği, hudutların keskin olduğu süreçler elbette yaşandı. Her konuya dair yaklaşımlar farklı idi ve tariflenen alandan hangi konuya nasıl yaklaşılması gerektiği de kendiliğinden açığa çıkıyordu. Karışık ama bence kesinlikle böyleydi.İnsanın yaşadığı...

Üşüyor bir coğrafyanın yüreği

'Eylül Mayıs'a dönüşecek...'Geo Milev Üşüyor bir şehrin yüreği,  geceler buzdan karanlık. Yan yana dizilmiş çadırlar kanıyor. Üşüyor yeryüzü ve şehrin sokaklarında geziyor soğuk. Bir çocuk gözlerinde acının izlerini taşıyor. Bir bahar var ve gelecek mutlaka çocuk. Umudun ışığını taşıyor, geleceğimiz umudumuz çocuk. En amansız fırtınalar diner çocuk, savrulur...

En çok mor

Sıcak beterdi. Bıyıkları terlememiş bir delikanlılık çağında boncuk boncuk ter atıyordu. Çimento torbaları eşek ölüleri kadar ağırdı. Tuğlalar, yamalı şalvarında kahverengi tozlar bırakıyordu. Yamasını çepeçevre saran alelacele dikişleri hep terden söküktü.Daha O Boy’uyla karar vermişti ev yapmaya. Bir evin temelini attı. Atış o atış..Seni inşaat işçisi; fayans...

Sınırlar ve rahatça uyunamayan ülkeye dair: Ordu, yeniden…

Levent Ünsaldı Devlet ve milletin yüksek çıkarlarını ait olduğu kurumun çıkarlarıyla eş gören, dolayısıyla bunları yorumlama tekelini de kendisine veren Türk subayı, kışladaki eriyle kurduğu paternalist ilişkisini (“oğlum” ifadesiyle çağrılan er) milletin geneliyle olan ilişkisine de kolayca yansıtabilmiştir. Aktarılan bu hususi ethos (değerler sistemi), subayın tüm yaşamını geçirdiği...

Rıza Yalçın Koçak yazdı: Olağanüstü zulüm

Rıza Yalçın Koçak Etrafımızdaki insanlar büyük bir şaşkınlıkla cevabı bir yanı ile çok basit bir yanıyla ise iler tutar yanı olmayan sorular soruyorlar. İşyerlerinden atılan arkadaşlarının masumiyetlerine iliklerine kadar inanıp ve ama ‘devletin de bir bildiği vardır’ fikriyatının serin sularında kol gezmeye devam ediyorlar. Hükümet ile ‘paralel’ devlet...

Halkın vicdanı; “Gelemem” diyorsun, peki sen bizdeki “öf öf” ü duyuyor musun?

Ne desek, ne etsek, nasıl yapsak bilemiyoruz… Az şey mi yaşadık? Yok, bir şeyler anlatabilmek için yeterli yaşadıklarımız. Çok şey mi yaşadık? Yok, bir şeyler yapabilmek için çok şey görmedik henüz… “Derin bir ah” çekiyoruz, çünkü şu kelimeler sayfaya değerken Hurşit Külter hala kayıp. Ve “ah vicdan”...

Rütbelerin Er’leri

Rıza Yalçın Koçak ‘Türk halkı sessiz kalarak onayladığı bu savaşın mağduru olmaya mahkumdur.’ (TAK-Haziran 2016)Erleri çekin rütbeliler gelsin! Erleri çekmeyecek rütbeliler ordusu. Ere göre tanımlı omuzlardaki apoletler. Kaç erin başı olduğunu bildiriyor unvanlar. Erlerle tanımlayıp erlerle var ediyorlar kendilerini. Erleri çekin rütbeliler gelsin çığlığını bir iyi niyet olarak okumak gerekiyor en başta....

Kadim Süryanilerin Akitu Bayramı

Yerinden yurdundan edilen, sürgün halkların derdini en içten şairler dillendirir. Bu sebeple Yuhanna Bar Madeni der ki:“Ey sağduyulu!Ana vatanında kalman,Saygınlığını korur.Hakareti ve acı dolu gurbeti hor gör.Saç, başta oldukça değerlidir.Olmadığında, küçümsenir ve ayaklar altına alınır”Bundan tam 6766 yıl önce (MÖ 4750) Asur ve Babil kaynaklarına göre, tarihte...

Şiddete Davet

Rıza Yalçın Koçak Tamam, ölümün dondurucu ayazını buz kesme tehlikesine rağmen düşürmeyelim dilimizden. Kan kokusunun karşısına dikiverelim baharın buğusunu. Envai çeşit çiçekten, yağmuru çekiverince içine buram buram eden topraktan ilham aldığımız hikâyelerle çevreleyelim etrafı. Göz bebeklerimize gelip konan yaşları hesapsızca salıverelim yaşamın göbeğine, çağlayan misali. Tamam, yaşamdan yana...