Mehmet Seyda, 1970 yılı TRT Roman Yarışması’nda başarı ödülünü kazanan iki ciltlik Yanartaş romanında; 1937-1944 yılları arasında önce memur, sonra asker olarak bulunduğu Zonguldak ve çevresindeki gözlemlerinden yola çıkarak “yanartaş” olarak tanımladığı, kömür madenini, maden emekçilerini, işçilerden yana aydınları, maden şirketini, onun işçiyi, köylüyü ezen yöneticilerinin hikayesini anlatır.
“Açılmış yerin altına
Sayısız kara kanlı kapak
Bu kapaklar üstüne kurulmuş
ZONGULDAK”
(02.9.1937, Mehmet Seyda)
Mehmet Seyda, 1970 yılı TRT Roman Yarışması’nda başarı ödülünü kazanan iki ciltlik Yanartaş romanında; 1937-1944 yılları arasında önce memur, sonra asker olarak bulunduğu Zonguldak ve çevresindeki gözlemlerinden yola çıkarak “yanartaş” olarak tanımladığı, kömür madenini, maden emekçilerini, işçilerden yana aydınları, maden şirketini, onun işçiyi, köylüyü ezen yöneticilerinin hikayesini anlatır.
Yanartaş, Zonguldak madenlerinin tarihsel açıdan başlangıcından günümüze uzanan belgesel romanı gibidir. Roman, 1828 yılında Uzun Mehmet’in “yanartaş”ı yani kömürü ilk buluşunun karşılığında bir kahve peykesinde boğdurulmasının hikayesiyle başlar. Romanda; madenciliğin ülkemizdeki gelişimi, yasal düzenlemelerin anlatımı romanın belgesellik özelliğini belleklerimizde kalıcı iz bırakacak güçtedir. Ancak bu bilgilerin çokluğu ve tekdüzeliği romanın akıcılığını da önemli ölçüde zedelemektedir.
Romanda madenin bir süre yabancı sermayenin, ardından yerli sermayenin ve sonrasında bürokratların nasıl bir sömürü alanına dönüştürüldüğü anlatılır. Yanartaş’ı, 1828’den 1942 yılına kadar kömür madeni işçilerinin yaşamıyla, çalışma koşullarının tanıklığı olarak da okuyabiliriz.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında kömür ocakları
Yanartaş, 2. Dünya Savaşı yıllarının bir uygulaması olan “Varlık Vergisi”ni konu edişinin yanı sıra, Dersimli kırklık-kırk beşlik Kürtlerin gecikmiş (bakaya) askerliklerine ilişkin bölümleri ile de ilginçtir. Kürtçe konuşmalara yer vermesi ile de anımsanmalıdır.
Yanartaş romanında, Zonguldak kömür havzasındaki işçilerin yaşama koşulları, İkinci Dünya Savaşı sürecinde Havza’da ihtiyaç duyulan kömür üretimini gerçekleştirmek için uygulanan “mükellefiyet”, geçmişte yaşanan grevler, direnişler, işçilerin birlikte davranışını engelleyen davranışlar da anlatılmıştır.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Zonguldak kömür ocakları çevresinde yaşayan erkek köylüler, “mükellefiyet “ adı altında zorla çalıştırılmaya tabi tutulmuşlardır.
İş mükellefiyeti; 1936 yılında çıkan İş Kanunu’nun işçileri koruyan hükümleri askıya alınarak yürürlüğe konulan ve 27 Şubat 1940-1 Eylül 1947 arasında uygulanan ülke tarihinin en acı sayfalarından biridir. Yasayla, Ereğli- Zonguldak bölgesindeki yöre köylülerine yılın yarısını maden ocaklarında çalışma zorunluluğu getirilmiştir.
Tarlada, çitte, çubukta çalışan yöre köylüleri, hiçbir deneyimleri olmadan maden ocaklarında, eşinden-çocuğundan ayrı; ilkel, zor, güvensiz koşullarda günde 16 saat çalıştırılmış, barakalarda pislik içinde barındırılmış, aldıkları çok az ücretlerin büyük kısmını da onları çalıştıranların kantininde satılan bozuk gıdalara sayılmış ve ailelerinin yanına beş parasız ve hasta ciğerlerle dönmüşlerdir.
Gerekli eğitim verilmeden ocaklara sokulan köylüler, meslek hastalığı, iş kazaları ve genel sağlık sorunlarıyla baş başa kalmışlardır. İş mükellefiyetinin uygulandığı 1940-1947 arasında yalnızca iş kazalarında ölenlerin sayısı 700’ü geçmiştir.
Mehmet Seyda, 1962 yılında Yeditepe Yayınları tarafından yayınlanan Zonguldak Hikayeleri başlıklı hikaye kitabında yer alan hikayelerin tümünü, Yanartaş romanına yerleştirmiştir. Bu öyküler iki ciltlik romanda, romanın genel kurgusunun dışında olduğu çok belli olarak yer alırlar.
Zonguldak Hikayeleri
Zonguldak Hikayeleri kitabında; “Üçüncü Vardiya’dan Devrek’li Hasan” ile “Ve…Karısı!” başlığı ile yayınlanmış olan hikayeler, bazı bölümlerine romanda yer verilmeyerek, bazı kişilerin isimleri değiştirilerek ve bazı sözcükler öztürkçeleştirilerek Yanartaş romanına yerleştirilmiştir.
Mehmet Seyda, “Üçüncü Vardiya’dan Devrek’li Hasan” hikayesini 1937 yılında, “Ve…Karısı” hikayesini de mayıs 1942’de yazmıştır. “Ve…Karısı” ilk hikayenin devamı olarak yazılmış, ocakta kapıyla motor arasında ezilmiş, yamyassı olarak yaşamını yitirmiş Ramazan oğlu Hasan’ın ölümünden sonraki yaşananları hikaye eden bir anlatıdır.
Devrek’in Çağlar köyünden Ramazan oğlu Hasan, karısı Emine ile henüz bir yıllık evliyken madene çalışmaya gitmiştir. Vakitsiz yağmurlar ürününü çürüttüğü için maden ocağına çalışmaya gitmek zorunda olan bir köylüdür. Kardeşi Topal Hüseyin ve annesi ile birlikte yaşayan Hasan, Çağlar köyünün hem bakkalı hem de muhtarı olan Yandımların Mehmet Ağa’ya borçlanmasa ocağa çalışmaya gitmeyecek birisidir. Ancak yağmurlar ürünleri çürütecek, tüm köylü gibi Hasan’lar da borca batacaktır.
“…Memed Ağa demişler, bir verir iki verir. Sonra kesiverir veresiyeyi. İster parasını; tarlana göz diker. Vermedin mi dayanır kapına…” Tam da böyle olmuş, Hasan köye gelen maden çavuşunun seçtiği işçilerden biri olarak on beş köylüsüyle Asma Ocağı’na çalışmaya gitmiştir. Mehmet Seyda, Devrek’li Hasan’ın hikayesini anlattığı satırlarda, işçileri etkileyici bir dille tasvir eder:
“…Üçüncü vardiya işçileriydi bunlar. Lambahane önünde toplanmış, İbraham Efendi’yi beklerken ayak değiştiriyorlardı. Gelecek, sayacak. ‘Yürü koçum!’ diyecek. Kapalı, somurtuk bir kış gecesinin altında sokulmuşlardı birbirlerine. Kir, apış arası, koltuk altı teri, kömür tozu karışımı pis bir koku yayılmıştı havaya. Çok üşüyorlardı. Sırtlarında, omuz başları dirsekleri yırtık, rengi atmış birer gömlek. Başlarında biçimini yitirmiş yağlı birer kasket, ya da enseden düğümlü birer mendil. Şalvar potur pantolon karışımı bacaklarında. Çoğunda o bile yok. Ayak bileklerine varan kapkara donlarla fırlamış gelmişler. Çıplak ayakları ocağın sızıntı sularıyla şişik, mor, çatlak…”
İşçiler, çalıştıkları işyerinin hangi tehlikelerle dolu olduğunu çok iyi bilmelerine karşın, hem Mükellefiyet Yasası, hem de yoksulluk nedeniyle çaresizdirler.
“…-Ocakta gaz var, amanın dikkat!..
Geçen yıl öte bacada bir patladı, aha şu bileğim kalınlığı demiryolu sanırsın incecik makara tiresi. Direklere dolanı dolanıvermiş. Motorun arkasındaki çelik arabalar var ya, duvarlara vurduğu gibi yamyassı etmiş, Bacadakileri sorma gayrı…”
İşçilerin çoğu para biriktirip köye dönmek derdinde. 15 gün maden ocağı, 15 gün köy. Bu durumda para zor birikir. Aylar geçer, dayanırsa yıl geçer. Tıpkı Hasan gibi. İşin yoksa otur ayları say. Hasan’ın iki yılı dolacak neredeyse. İlk zamanlar düşlerine giren karısı Emine’yi düşünecek hali bile kalmıyor yorgunluktan…
Hasan Yatağa girdiğinde, “… binbir çeşit kılığa giren düşlemlere sürükleniyordu.
‘Eh’ diye söylendi kendi kendine, ‘çulsuzun göynünden kırk arşın bez geçer.”
“…Köye yolladıklarından ayrı, tastamam 86 lirası vardı, birikmiş. Köye iki kere para yolladı. Biri geçen Haziranda, biri yeni. Sülüman öldüğünde, ocağa gelen hısımlarıyla. Donunun içine sakladığı paraları 150 pangunot yapmadan şurdan şuraya adım atmak yok Hasan’a. Su dökmeye her çömelişinde, ‘olaki düşüverir’ deyip çıkını bir kere yoklar, bakar. Para paraydı vesselam. Bir paraya bakarken bir de Emine’yi sever iken alır bu tadı. Ondan bile baskın. Onunla iki tane buzağı ile üç yaşında bir kısrak almak niyetlisi. Bakalım. Ancak doru mu, kır mı, yağız mı olsun, kesin kararı yok…”
Hayvanın üstünde köye girerkenki halini düşünür Hasan tam bu düşleri kurduğu günlerden birinde, maden ocağında kapı ile motor arasında ezilerek, yamyassı olarak yaşamını yitirir.
Ocaktır… Her gün böyle kaç kaza oluyor
Mehmet Seyda, “Ve…Karısı” başlıklı hikayede, Hasan’ın ölümünden sonra yaşananları anlatır. Hasan’ın asma ocağının kapı ağzındaki ölümünü, Muhtar Yandımların Mehmet Ağa’dan öğrenen yakınları, gün yitirmeden ocağa giderek başmühendise çıkarak durumu öğrenmeye çalışırlar. Yapılan araştırmada Hasan’ın öldüğü doğrulanır.
“Ocaktır” dedi, “Her gün böyle kaç kaza oluyor.”
Bunun üzerine ölünün öteberisini geri aldılar. Kendisini gömmüşler çoktan. Üstündeki kanları kurumuş bir çıkından Hasan’ın 86 lira parası çıktı. Eşyayı ve parayı bir alındı kağıdıyla eksiksiz veren genç memur, sıkı sıkıya öğütledi: “Benden duymuş olmayın; kim ki ocakta ölür, şirket onun yakınlarına para öder. Anlaşıldı mı?”
Ölen Hasan için tazminat verileceğini öğrenen yakınları maden şirketinin merkezine giderler ama tazminat alınması o kadar kolay değildir. Hukuk müşavirinin mütalaası alınacaktır. Kazanın nedeni araştırılacaktır. Kazada işçinin sorumluluğu araştırılacaktır. Uzundur anlayacağınız. Araştırma yapıldığı söylenir.
Bundan sonra yaşananları Mehmet Seyda’nın satırlarından aktaralım: “…Kazanın sebebi de doğrudan damadınızın dikkatsizliği. Böyle senin damadın gibi dikkatsiz, dalgacı Mahmutlar yüzünden şirket işi gücü yoksa tazminat ödesin dursun. Bakalım devlete geçince Etibank ne yapacak? Yabancı sermayeli şirket diye boynumuz kıldan ince, ses çıkartamıyoruz. Lambasını verirsin kullanmasını bilmez, çizmesini verirsin giymesini bilmez… Neyse On beş gün sonra gelin!..”
On beş gün sonra gelirler ama…
“…Erken geldiniz” dedi. Evrakınız aşağı yukarı tamam, bir “ihmali fenni rapor” noksan. Bu rapor olmadıkça, tazminat miktarı tayin edilemez.
Kağıtlara baktı, düşündü. “Hımm…evet, evet!..” dedi. “Benim sana söylediğim gibiymiş; Şirketin kabahati yok, damadın kabahatli. Ölüm, Ramazan oğlu Hasan’ın kendi ihmal ve dikkatsizliğinden hasıl olduğu cihetle, mevzuatımız, bu gibi ahvalde murisin yakınlarına tazminat itasına müsait değildir. “Personel Şefi öksürdü. “Ancak, sizin de vaziyetinizi gözönünde tutan şirketimiz, başka bir talep ve iddiada bulunmayacağınıza dair… öhhö öhhö… Şu ibranameyi imzalamanız şartıyla, size bir yardımda bulunmayı kabul ediyor. Sana otuz lira, gelinine altmış lira veriyoruz. Şu kâğıdın altını imzalayın bakalım!”
Kamil Dayı, aklı sıra kadınların haklarını aramaya davrandı:
“Az değal mı Beyfendi? Hani, bize didiklerine bakar isen… Yani, hinci benim demem..
Personel Şefi şirketin çıkarlarını nasıl koruduğunun duyulmasını, bilinmesini isteyen biridir.
“… Hukuk Müşaviri Hilmi Bey, sağ olsun, bol keseden atmış. Karısına 150 lira, anasına 75 lira itası mevzuata uygundur demiş. Bense karısına 60, anasına 30 lira dedim.”
“ İnsaf! “ dediler
“Şimdi biraz çıkacağım, şirketin mürüvvetine endaze olmaz!”
Biraz daha oyalanıp aşağıya indi. Masasına oturdu:
“Kaza sırasında lambası yanında yokmuş…” dedi.
“Lambası, lamba olmayınca her şey olur ocakta. Şimdi anladınız mı?
Şansınızdan, Teknik Direktör’ün eşref saatine rastladınız. Karısına 75, anasına 50 lira verilmesine razı oldu.
“Haydi, şuraları imzalayın da gidin vezneden paranızı alın!” dedi.
Kağıttaki pulların üstünü gösteriyordu.
Gülsüm Ana mühür kazdırmıştı.
Kamil Dayı, Emine’ye ıstampayı gösterdi:
“Barnağını şoraya bulaştır, Beyfendinin didiği yere bas!” dedi.”
Evrensel / Tahir ŞİLKAN


